Radyo programında bir dinleyici aradı...
-Hasan Bey sol gösterip sağ vuruyor, dedi...
Öyle ya...
“Çağlayan Parkı”nın adının önüne “Ankara” konmasını “doğal” karşılamak “sol karizma”yı çiziyor...
Hatta, “Kıbrıslılık kimliğine” sarılanların gözünde adamı sıfırla çarpıyor...
Olsun...
Ben; bu konudaki düşüncelerimi çok net bir biçimde, tartışmanın daha ilk günlerinde bu sütunda yazdım...
Ankara Belediyesinin yıllar önce “kardeş”lik sözleşmesi imzaladığı Lefkoşa Belediyesi’ne park yapımında yardım etmesini “doğal” karşıladığımı, hatta bu işbirliğinin geliştirilmesi gerektiğini, “Ankara” sözcüğünden gocunmamamız gerektiğini savundum.
Bizim toplum olarak; özellikle Türkiye belediyeleri ile işbirliğimiz kaçınılmazdır. Kültürel alanda Türkiye’nin hem sivil toplumu ile hem de yerel yönetimleri ile sıkı bağların kurulmasını eskiden beri savunuyorum.
Bu çerçevede; tabii ki Türkiye’nin bazı kentlerinin adları burada yer alacak; bizim Lefkoşa’mız, Lefke’miz, Mağusa’mız da, oralarda sokaklara, parklara isim olarak konacak...
Böyle bir “eylem”i asimilasyon ya da Kıbrıslı Türkler’e hakaret olarak görmek; bence kendimizi içeriye kapamak, korumaya almak, dış dünya ile iletişimden kaçınmak anlamını taşıyor...
Kıbrıslı Türkler; etrafından çekinen, travmatik korkular içinde giderek cemaatlaşan bir kalabalık değildir...
Türkiye ile de, Avrupa ile de, Rum tarafı ile de uygar ilişkiler içinde olmayı, onlarla işbirliği yapmayı başarabilen, kendine güvenen bir toplum olmak zorundadır...
Elbette, Türkiye’den de, Avrupa’dan da “yardım” alacaktır...
Eğer “Ben kimseden para almam” diyorsanız; bunun da gereklerini yerine getirmekte kimse size engel değildir.
Bundan alırım ama, şundan almam da diyebilirsiniz...
Oysa, biz ne yapıyoruz?
İşin en kolayına kaçıyoruz...
“Çağlayan bizimdir, gelin sahip çıkalım” diyoruz...
Kulağa hoş gelen bir Kıbrıs kokulu sloganla görevimizi yaptığımızı sanıyoruz...
Oysa; durum gerçekten “vahim”dir...
Kıbrıslı Türkler’in; Ahiska Türkleri gibi, Gagavuz Türkleri gibi yok olma sürecine girdiğini gördükçe korkularımız artıyor, ne yapacağımızı şaşırıyoruz...
Lefkoşa Belediye Meclisi’nde “sol” parti temsilcileri önce Ankara adına “evet” diyorlar, sonra pişman olup kararı değiştirmeye kalkıyorlar...
Bu kez, tabii işin içine “milliyetçi bağnazlık” giriyor...
Ankara adını “asimilasyon” niyetleri ve “yerel değerler” konsepti içinde değerlendireceğimize, tartışma çok başka boyutlara taşınıyor...
Bu kez, fırsatı bulan “Anavatan” yağcıları, asimilasyon korkusu ile titreyenlerin üzerine yumrukla saldırıyor...
Oysa; Lefkoşa’da bir lokantanın adını “yaşatmak” için bu kadar çırpındığımızı duysa, eminim mezardaki sahibi bile şaşırıp kalacak...
Farkında mısınız; bu tarihi kentin hisarlarının altında bir “park” yapılıyor... Oraya yeni bir “işlev” kazandırılıyor... Hiç birimiz; bu aletlerin, bu kentin tarihi dokusu ile ne kadar uyuştuğuna bakmadık, hiç birimiz yapılanların “Lefkoşa Master Planı”na uyumunu sorgulamadık...
Ya ne yaptık?
Adına itiraz ettik...
Sloganımızı attık, imzamızı bastık ve parka sahip çıktığımızı sandık...
Oysa; “Ankara” sözcüğü oraya konmasaydı, hepimiz de o mahalleden geçmemeye devam edecektik...
Tıpkı Surlar içinden, Arasta’dan geçmekten çoktan vazgeçtiğimiz gibi...
Demek ki, slogan meraklılarının derdi “Yerel değer” olduğunu sandıkları Çağlayan’ın adını kirletmemek değil, Ankara’ya karşı çıkmak...
Hem de; her şey olup bittikten, parkın sahipleri, içine yerleştikten sonra...
Daha önce de yazmıştım...
Ben Belediye Meclisi’nde üye olsaydım, Ankara adına ta başından karşı çıkardım... Ancak Ankara adı konduktan sonra, işi bağırmaya ve çağırmaya dökmekten kaçınırdım... Çünkü böyle tartışmalar yaşandığında; her zaman kaybeden taraf Kıbrıslı Türkler oluyor...
Hiçbirimizin; Kıbrıslı Türkler’i; bütün değerlere karşı çıkan, işbirliği aramayan, para kabul etmeyen, öfkeli, korku içinde bir “cemaat” olarak sunmaya hakkı yoktur.
Öte taraftan ise Lefkoşa’ya “Lefkoşe” diyerek bizi yağcı, şükrancı, kimliksiz bir kalabalık gibi sunmak isteyenlerin davranışı asla kabul edilemez.
Ne olur; “Ankara” tartışmasının içinde yer alanlar, bu işin bilançosunu iyi incelesinler...
Göreceklerdir ki; bu karmaşadan bir kuruşluk “yarar” üretebilmiş değiliz.