Akademisyen Gül İnanç; Londra’da bir müze dükkanında gezerken “magnet”lere takılmış...
Hani mutfaklarımızda buzdolabının kapısı üzerine yapıştırdığımız, altı mıknatıslı, metalden yapılmış küçücük şeyler...
Ne yalan söyleyeyim; Meksika çingenelerinden, Moldova şarabına, Moskova’nın Kuğu Gölü balesinden New York’un “Fantom of The Operası”na kadar bir yığın anının simgelendiği “magnet”ler benim de tutkum...
Mutfakta, geçmiş günlerimin sadık birer tanığı gibi orada öylece duruyorlar...
Bu yüzden tarihçi Gül İnanç’ın, magnetlerden ve buzdolaplarından yola çıkarak bir “kişisel tarih” projesi üretmesini hayli ilginç buldum...
Lefkoşa surlar içinde “Sidestreets” sergi salonunda organize ettiği serginin adı da “konsept”ine pek yakışmış...
“MahremNiyet” adının içine yerleştirilmiş olan ve benim büyük harfle yazdığım “N” harfi, belki de Türkçeye kazandırılmış bileşik yepyeni bir sözcüğün doğuşunu bize haber veriyor...
Bu sergide, tanıdığımız dokuz Kıbrıslı Türk’ün “mahrem” niyetleri, buzdolapları aracılığıyla duyuruluyor...
Tabii tüm katılımcıların kendi “niyet”leri ile kendi “mahrem”lerini ortaya koymaktaki ölçütleri birbirinden çok farklı...
Böyle olunca da; çok zengin, birbirinden çok farklı bir “kişisel” düşünceler, yaklaşımlar, beklentiler, mesajlar birikimi sunuluyor sergi izleyicisine...
Örneğin Gönül Erönen, Guatama Buddha’nın “Dhammapada”sından yani Budist vecizelerinden bir derleme yapmış... Belli ki, yaşam felsefesinde sevgi üstüne inşa edilmiş olan Budist öğretinin öncelikleri var...
Erören’in buzdolabı üzerindeki Budha’nın sözlerine; yan taraftaki kocaman mum eşlik ediyor. Ancak hiçbirimizin dikkat etmediği bir “ayrıntı” daha var...
Sıhhi imdat, polis, elektrik arızaya ait kocaman telefon numaraları, özenli bir yaşamın belirtileri olarak buzdolabının üzerinde kocaman harflerle duruyordu...
Niyazi Kızılyürek, buzdolabının içine “ürettikleri”ni koydu. Yani yazdığı kitapları... Buzdolabının üzerine de, eski gazete kupürlerini sıraladı... Kendisine “Vatan Haini” diyen yazıları... Kilisede vaftiz oldu diye bar bar bağıran manşetleri...
Derviş Zaim ise kendi “niyet”ini değil, çocukların kafalarındaki “niyet”leri ortaya çıkardı. Onlara “22 yaşına gelince ne olmak istersin” diye soru sordu ve yazdırdığı kompozisyonları buzdolabında sergiledi.
Sergide pek de hoş durmayan yepyeni ve büyük buzdolapları yanında, paslı, eskimiş, kullanılmayan küçücük bir buzdolabı daha vardı...
Emin Çizenel’in kurgulayıp sergilediği bu hurda buzdolabı Malya’daki ilk “buzluğu” temsil ediyordu...
Karşısında da şu bilgiler vardı:
“Jülide’li Bir Çocukluk Masalı...”
Yer: Malya
Yıl: 1955 (İkinci Dünya Savaşı’ndan 10 yıl sonra.)
Konum: Trodos Dağlarının güney etekleri
Mahalle: Guşadali Mahallesi
Yönetim: Sömürge Muhtarlığı
Gönderdeki bayrak: İngiliz
Marş: Yaşa Kraliçemiz...
Mali durum: Varlıklı
İmaj: Cimri
Elektrik: Kör Emin jeneratörü
Yaygın dolap: Tel dolap
Beyaz eşya: Köydeki tek buzluk
Ürün: Gül şuruplu buz dondurma
Üretici: Jülide Dürü
Durum hijyenik: Allaha Emanet
Tüketici: Guşadali mahallesi çocukları
Metafor: Buz-don-durma
Sevgili Emin Çizenel, sergilerinde de tarihsel derinliklerin “öykü”lerinden “kurgu”lamalar yapmayı pek seviyor...
Düşlerini, yarattığı renkleri hep düşündüren tarihsel gerçekliklerle sarmaş dolaş biçimde bize sunuyor...
Bu sergide de “kişisel tarih”ten yola çıkar gibi yaparak, bir toplumun neredeyse sosyolojik tarihini aktarıyor...
Hem de hurda bir buzdolabı ile...
Gül İnanç’ın düzenlediği bu “sergi”yi mutlaka görün... İçinde az “mahrem” çok “niyet” olsa da, mutlaka kendinizi, toplumu ve yakın tarihimizi bulacaksınız...