Sn. Cumhurbaşkanının kızının düğününe katılan Sn. Denktaş’ın esprisi, günün konusu oldu. Damadın adı da Rauf ya. Sn. Denktaş tebrik sırasında Sn. Talat’a demiş ki “benimle uğraşırdın, Allah sana bir Rauf daha verdi ki bundan sonra onunla uğraşasın..”
Sn. Denktaş öteden beri esprili adamdır. Duyduğumuzca en ciddi ve tartışmalı toplantılarda bile bir fıkra anlatır, şakasını yapar havayı yumuşatır.
Tutun ki “kindar” değildir. İnançlı ve hırslıdır, arada fark vardır. (Şimdi, “pekala kimdir kindar politikacı” sorusunu davet ettiğimi biliyorum da sırası değil bir, nedense Kıbrıs Türk’ü insaflıdır ne yazar ne de uluorta lafını eder iki.)
Gelelim Sn. Denktaş’ın esprisine: Başbakan Soyer de zaman zaman söyler: Denktaş’ı severim der. Sorarsanız elli kişilik Meclis’te zaten birbirini sevmeyen, onca laflamalarla tartışmalara ve de kavgaya varan tutumlarına karşılık birbirlerine sırt dönerek “nefreti” ayazlatan politikacı da yoktur. Aksine köşeyi döndüler mi bal kaymak sohbetlerin insanları da olurlar…
O ZAMAN NEDEN MEMLEKETİ KAMPLARA BÖLDÜLER. Eğer o elli kişi “kuyruk “ esamesine düşürdükleri taraftarlarına, kendi aralarında kurdukları barışın tırnağını yansıtsalardı ne memleket kamplara bölünürdü ne de siyasi sorun bu kadar zarar görürdü. Ankara’ya da “zaten siz bir ulusal bilikteliğe varamadınız, öyleyse son söz benimdir” dedirtmezlerdi!
Ancak olay bunu da aşar, kısaca Kıbrıs Türk halkının siyasi kaderi ulusal dava olmaktan çıkar, zümrelerle “siyasi başların” davası haline gelir. Tabi böyle dava anlayışı ile de çözüme varmak mümkün olmaz.
GÖRÜŞMELER DEVAM EDERKEN: Bunları Sn. Denktaş’ın esprisini mihenk taşına vurarak yeniden düşündük. Ki o görüşmeler başlayalıberidir “çözüme varmak için değil, siyasi kafaların kendi izanlarına kalmış inançlarını halka empoze etmek mücadeleleri öne çıkmaktadır!” Halkı kim daha iyi kandırırsa referandumda o kazansın diye!
Denecek ki “halk yutar mı ki bunları?” “Yutar çünkü nasıl yutturacaklarını bilirler! Nitekim şimdilerin Talat cephesi beyinlere enjekte etmeye çalıştıkları 1960’lar sistemini federalizme sarıp Türk halkının kurtuluşu olarak lanse etmeye başladılar. Arkalarına ne kadar kuyruk ularlarsa o kadar kazanacaklarını biliyorlar.
Öteki cephe yani bizim taraf ise “Devlet” diyor. Önce iki Devlet olgusu yaratılmalı, çözüm üzerine kondurulmalı. (İnandırılması zor çünkü gitgide Devleti batırıyorlar, halkın sahibi olduğu talih değil, boğazını sıkan karabasanı haline getiriyorlar. Ki sonunda “eksik olsun böyle Devlet” dedirtmecesine!)
YİNE DE SORALIM: Devlet dediğimiz KKTC’dir. Bırakın Rum’a kabul ettirmeyi AB ile BM’lere hiç kabul ettiremeyiz. “Yanlış” olduğundan, bir siyasi gaf olduğundan değil. Mesela 2004’de Annan planına yenik düşürüldüğünden! Yüzde Altmış beş oylarla ilgasına cevaz verildiğinden. Kamplara ayrılmışlıkta inanmayanların hışmına uğramışlığından. Bugün de ilga edilip yerine tek egemenlikli bir Kıbrıs formülü oturtulması için varılan mutabakattan…
Siz inanmaz, inanmadığınızın kavgasını yaparsanız, hangi dış güç KKTC’yi çözümün alternatifi yapar ki? “Efendim, demokrasi var, kuvvetler dengesi var, halk iradesi var…” Doğru da “ulusal egemenlik” anlayışı ile bilinci yoksa bunları hangi halk iradesiyle çözüme yansıtacaksınız?
NEYSE: Zaten bu görüşmeler de Hristofyas sayesinde dumura uğramaya mahkûm görünüyor. Bari içimize dönüp bir kez olsun ve hep birlikte, “işte bizim çözüm alternatifimiz budur” diyebilelim. Kavga etmekten daha mı zordur?