Hep söylerim: Bu ülkede kitap yazıp hele yayınlamak cesaret ister. Çünkü okunmaz, okunmadığı için de satılmaz! Buna karşılık “yazmak” efkârı ile dolu insanlarımız bıkıp usanmaz, yeterince alışkanlığı olmayan “okumaya” karşın, peşpeşine kitaplar yazarlar.
Yeri geldi vurgulayayım: Ben kitap yazan insana ötesinin ne olup olmadığına hiç bakıp tartmadan saygı duyarım. Bilirim ki kitap hele bu ülkede bir özverinin ürünüdür. Yazanın, halkı ile iletişiminin odağında olması gereken paylaşımıdır. Tutun ki bir salkım üzümün tanelerini teker teker dağıtırken sosyalleştirmeyi yüreğinde duyandır… Tabi ki kıymet’i harbiyemiz varsa onları hep takdir ederim. Gazioğlu’nu, İsmail’i, Bozkurt’u, Beratlı’yı, Suna-Feyzioğlu çalışmalarıyla Samtay Vakfını, Mengüç’ü, Atun’u, Halluma’nın Galeri Kültür Yayınlarını, öykücülerimizi şairlerimizi bu cümlenin içine koyarım.
Ve eklerim: Onlardan birisi de Osman Güvenir’dir. Şiir yazıyor kitap yapıyor. Sanat diyor dergisini yayınlıyor. Gazetede köşesi var her gün yazıyor. Resim yapıyor sergisini kuruyor…
Bir insanın “ben de varım” demesinin “nerede” sorusuna çaktığı iddiasıdır bunlar. Yaşamanın güzelliği de burada galiba…
“KAYBOLAN HAYAT:” Güvenir’in yeni yayınladığı öykü kitabının adı. Birinci kitabı “İlk Ve Son Resim”in devamı.
Bu kitabında da birincisi gibi hayatıyla anılarını anlatıyor, hayatınızla anılarınıza çağrışım koyuyor, yaşadıklarımızla yaşananlar oluyorlar.
Fakat neden “Kaybolan Hayat?” İlkine oranla daha uzun hikâyelerden oluşan ikinci kitabına ayni zamanda adını veren ilk öyküsü. Sonu şöyle bitiyor: “Hayatın içinde kaybolsun ve kaybolan hayatın bir zerresi, bir tozu olsun.”
İkinci öyküsü “Ankara aşkım ve duygularım.” Onun da sonu şöyle: “Anamla babamın sevgisi baki kalsa da yeni bir hayatın ilk adımlarını atıyordum. Ankara’nın karlı gecesinde.”
Bir başka öyküsünü ise “belki bir gün bu evden onların cansız bedenlerini çıkaracaktım acı içinde. Karanlıklara kurşun sıkmak ne ki?”
“Uzun uzun gittik ve bitimsiz gidişte gerçek dostluğu aradık her ikimiz de. Gerçek dostluğu, insanlığı ve vefayı.” Bir öyküsü de böyle noktalanmakta.
Dolayısıyle okudukça o “sonlardan” anlarsınız. Neden Güvenir’in kitabına “Kaybolan Hayat” adını verdiğini. Çünkü öyküleştirdikleri kaybolan hayatlar. Acılar, sevinçler, buruk aşklar, ayrılıklar…
Hepimiz yaşamadık mı benzerlerini? Hem de bizim yaşımıza gelip dayanıldı mıydı, “ne hayattı be onlar” diyemeden, “hayat mıydı ki yaşadığımız” diyerek!
Buna karşın Güvenir bazı hikâyelerinde bu kasvetli geçmişi yırtıyor, araladığı yerlerden sevgilerle güzelliklerin yansıması olması gereken tatlı hatıralarını aydınlatıyor. Kısaca okunası bir kitap. Üstelik kokusu da havası da Türk’ü Rumu ile Kıbrıslıca. Zaman zaman tarihi düşmanlıklara vurgu yapmış, ortak dostluklara yaptığınca. Mesela diyor ki “bundan sonraki zamanlarda hayatımızda papazlar çan kuleleri, patlayan bombalar ve yorgun avuçlarımızla fırlattığımız taşlar olur muydu? Bunu da zaman gösterecekti elbet!”
“Zaman” diyelim, ne çabuk geçiyor. Hep ne göstereceğinin beklentilerinde!
SENDİKALAR KAYBEDİYOR
Gerçi geçtiğimiz gün zamların geri alınması için sendikaların oluşturduğu eyleme bir nazar atacağız ama sıcağı sıcağına yazalım dedik:
Önce kendi aralarında görüş birliği zafiyetine düştüler. Nitekim on altı örgüt karşı cepheleşmede şöyle bir açıklama yaptı: “Hiçbir örgüt kendi amaçları doğrultusunda, kendi tarzlarını başka örgütlerin onayını bile almadan ortak görüş olarak kamu oyuna yansıtma hakkına sahip değildir… Kıbrıs sorununda barışa ulaşma konularını birbirinden ayrı düşünmeden, sırf eylem yapmak için Kıbrıs sorununu yok farzederek çözüm karşıtlarına taviz vermeden bağcıyı dövmek değil, üzüm yemek amacıyla mücadele…”
NE DİYORDUK: CTP Hükümeti Annan planı ahkâmlarından kalma silahını iyi kullanıyor. “Barış, çözüm, AB üyeliği.” Nitekim bilinendir. Zam’a tepki koyan sendikalar görüşme sürecini desteklemekle kalmıyorlar, bazıları “tek egemenlik, tek yurttaşlığa” da bayılıyor, desteklerini beyan ediyorlar… seçim günü geldiğinde bu sendikalar “gidesi hükümet” için değil, geleceği vaad edilen mutlu günler için gidecekler sandığa! Bir defa değil, bin defa daha kandırılmak için!