Kıbrıs Türk sendikacılığının nerede olduğunun doğru yargısına varmak için kesinlikle bir zaman diliminin geçmesi gerekecektir. Nitekim Vadiliyodis tarafından kurulup, 1940’lardan sonra işçi ve emekçinin hakları için büyük mücadele veren ve kazanan Akel’in PEO’su, söz konusu Kıbrıs siyasi sorunu ve “enosis” içerikli hedef söz konusu oldukta, hem de çok güçsüz ve cemaat esamesinde olan Türk halkını düşman safhına koymaktan çekinmediydi!
Ancak bu gerçeği o yıllarda kimseler görmüyordu. Akel’in ne olup olmadığını anlamak için üzerinden daha çok uzun yıllar geçip bugünlere gelinmesi gerekiyordu.
VE BİZİMKİLER: Vakti zamanında mesela KTÖS’ün biz de içinde olduktu. Sendikacılık dendi miydi ne olup olmadığımızı tutun ki az biraz bu nedenle de biliyoruz. Fakat o döneme yönelik asıl bildiğimiz şu olmalıdır: “Sendika Yönetim Kurullarıyla üyeler klasik ifadesiyle tasada ve kıvançta bir bütündü.”
Bugünün sendikaları ile o dönemlerinkinin farkını ararken saplıyoruz bunu. Çünkü şimdilerin Sendikalarında üye temsileyeti yoktur!” Üyelerin “başlar” tarafından teslim alındığı gerçeği vardır. “Siz yapın biz arkanızdayız” tutumlarında pasifize olmuş üyeler tutun ki artık genel kurullarda nisap bile oluşturmazlar!
Buna karşın sendikalar hiç bu dönemlerdeki kadar güçlü olmamışlardır. Fakat mesleki kesimler olarak “işlevsel” yönden hiç bu dönemlerdeki kadar da zafiyet göstermemişlerdir! Ki onlar artık KKTC’ye “yararla yükselişin” başarılarında yansımıyorlar. Bir başka çelişkide sendikalı olmayanının çok az olduğu ülkede o mesleki kesimler, zaman zaman “başlarının” bir araya gelerek yarattığı güçbirliğine nazire, tüm kendilerinden öte mesleki kesimleri şaibe ve töhmet altına sokabilmektedirler!
Hastası doktorunu, velisi öğretmenini, memuru müdürünü, müdürü bürokratını, dülgeri demircisini, işçisi inşaatçısını, tüketici üreticisini, özel sektörü kamu görevlisini, basını külliyen tümünü falan; eleştirip karalayarak suçlamakta, “memleket gidiyorsa” birbirlerinin ithamlarında suçlanan bu kesimler nedeniyle gidiyor denebilmektedir. Oysa suçlu ayağa kalk dense, hepsinin kalkması gerekecektir!
BU ÇELİŞKİYİ AÇIKLAMAK KOLAY DEĞİLDİR: Yahut çok kolaydır! Koyarsınız üyenin önüne “daha az çalışma daha çok para” hedefini, destek sağlarsınız, alkış da alırsınız. Elbette bu kadar basite indirgenemez sendikalarla sendikacılık.
O zaman işlevsel yapılarına yönelik sorular gelir: Onca güce, meydanlarda yollarda, hele şimdilerde bir yaratıcılık şahaseri olması gereken “zamtonlar” gibi etkili ve slogansal karikatürler gelişimlerinde neden memleketin iki yakası sittin senedir bir yere gelmiyor? Neden ulusal gelirin on binleri orsa etmesine, GSMH’lanın üç buçuk milyar dolara fırlamasına karşın ne sağlıkta afiyet ne eğitimle üretimde bereket görülmüyor? Neden sittin senedir turizm hep vuslata kalmakta, çiftçi hayvancı battık demekten öte laf yapamamakta, inşaat sektörü iflas etmekte…
Oysa sendikalar güçlerinin zirvesinde, “başları” maşallah hükümet kadar etkili ve yetkili görünmekte. Buna karşın ve sayelerinde oluşan tam bir ters orantıda tıpkı hükümet ve üst kademe çevreleri gibi sendikaların da başları ve belirli çevreleri büyüyüp yücelir, imtiyazlı sınıflı yerlerde makamsal hiyarerşiye sahiplik koyarlarken, KKTC batmakta! “İyiye” giderken gümleyip tepetaklak olamakta. Tabi sendikaların abuk sabuk çözüm önerilerinden dolayı yaşanan siyasi kaostan hiç söz etmedik. Kendilerinin de CTP kanadıyla “Sol” kulvarda olmalarına karşın, Devletin “iflas” ettiğinin borularını neden çalmakta olduklarını da sormuyoruz!
Fakat hikmeti ne ola ki? Ne yapıyor bu sendikalar? Neyi nasıl başarıyorlar? Siyasi soruna koydukları irade ile çözümü mü kurtardılar yoksa KKTC’yi mi ihya ettiler vatan sevgisinde? Haa, eğer diyorsanız, bizim işimiz üyelerimizin parasal çıkarlarını koruyup mesleki güvencelerini sağlamaktır… Şimdilerde buna da “hani” demekten öte mantık koyamıyoruz. Dolayısıyle geriye ne kalıyor. Hükümet ve sendikalardan kaynaklanan toplumsal fasarya!