Ünlü Alman sosyolog Ulrich Beck geçtiğimiz günlerde yeni bir kitap yayınladı. “Der Eigene Gott” (Kendi Bireysel Tanrımız) başlıklı kitap, basında yer alan tartışmalara bakılırsa, epeyce konuşulacağa benziyor. Daha önceki çalışmalarında içinden geçtiğimiz dönemi “İkinci Modern Dönem” olarak adlandıran ve “post-modern” kavramını kullanmayı ısrarla reddeden Ulrich Beck, bu son çalışmasıyla “post-modernist” damgasını yemekten her halde zor kurtulacak.
Ulrich Beck, günümüze damgasını vuran sorunlardan yola çıkarak, örneğin ökolojik felaketler, iklim bozulması, açlık ve demokrasi sorunları karşısında insanların neden eyleme geçmediklerini sorguluyor ve soruyor: “neden ökoloji kaynaklı bir “Bastil Baskını” veya iklim sorunlarının yol açtığı bir “Oktober Devrimi” yaşanmıyor? Neden “duygu patlaması” göremiyoruz?”
Beck’e göre, günümüzde karşı karşı olduğumuz felaketler, geçen yüzyıllarda yaşanılan açlık, sınıf savaşları ve demokrasi mücadelelerinden daha az önemli değildir. Buna rağmen insanlar bir tutukluluk (blokaj) yaşıyor ve bir türlü “patlama noktasına” gelemiyor.
Ulrich Beck’in buraya kadar söylediklerini bir gözlem olarak herkes söylüyor. Günümüzde ulusal sınırları aşan ve dünyayı kucaklayan evrensel dilin ne olması gerektiği konusunda herkes kafa yoruyor. “Bütün işçiler birleşin” demeye devam eden ve kendi kendini rahatlatanların ve “dine gelin, evrensellik buradadır” diyenlerin dışında kalan, dünyevi ve gerçekten kucaklayıcı “evrensel bir dil” peşinde koşanların sayısı az değildir. Hatta günümüzün temel felsefi arayışları bu yöndedir.
Ulrich Beck yeni kitabıyla tam da bu noktada “dünyevi” arayışlardan vaz geçtiğini ilan ediyor ve harekete geçirici bir güç olarak “dinselliğin” gücünü öne çıkarıyor. “Belki biz göremeyiz ama ökoloji, demokrasi ve adalet sorunlarından kaynaklanan, ulusal sınırların dışına taşan ve Yeni Bir Dinsellik içeren siyasi bir hareket oluşacaktır”. “ Yeni bir dinsellik” anlayışı hatta arayışı, belli ki Aydınlanma’nın bu “İkinci Modernci” seküler aydınını iyice kuşatmıştır. Günümüzün sorunlarıyla didişmketen yorulmuş Beck, “hakikat ile barış arasında bir tercih yapmak zorunda kalırsam barışı seçerim” diyor ve aradığı barışın “yeni dinsellikte” bulunabileceğine inanıyor. Çok eleştirdiği Birinci Modernleşmenin (Aydınlanmaya dayanan dönemin) dinin önemini kavrayamadığını belirttikten sonra Modernleşmenin hem dinin, hem de bilimin işlevini dönüştürdüğünü ve her ikisini de benzer bir yerde yeniden buluşturduğunu ileri süren Beck, artık ne dinin, ne de bilimin mutlak-kesinlik peişinde koşmadığını söylüyor. Beck’e göre günümüzde din, bir hakikati dayatmaktan çok insanların ihtiyaçlarına yanıt veren “aşkın bir iletişim” aracı haline gelmiştir. Ayrıca, bu “yeni dinsellik” doğru kullanılırsa, fundamentalist din yorumlarını da etkisiz hale getirebilirmiş.
Gerçekten de günümüzde hem dinin, hem de bilimin işlevinin değiştiğini görüyoruz. Özellikle son on yıllarda dünyanın “batılı” diye adlandırılan toplumlarında Relativizmin düşünce hayatının bütün alanlarını kuşattığın tanıklık ediyoruz. Yine de sorunlar karşısında çaresizlik duygusunun en güçlü duygu olarak kaldığı bir gerçektir. Ulrich Beck’i de böyle bir kitap yazmaya iten duygunun çaresizlik duygusu olduğu anlaşılıyor. İkinci-Modrnleşme döneminde din üstünden bir evrensellik ve aslında evrensel bir eylem arayışına yönelmesi, her ne kadar burada din kavramını ulus-devlet gerçeğini aşan aşkın bir iletişim aracı olarak görse de, sorunlar karşısında eylemsizlikten kaynaklanan düş kırıklığını ele veriyor. Bu da olsa olsa, Marks’ın Feurbach’a yazdığı ünlü 11. Tezde söylediğinin postmodern bir yorumu olsa gerek: “mesele dünyayı yorumlamak değil, aslolan onu değiştrimektir”... Ulrich Beck, belli ki dünyayı yorumlamaktan yorulmuş, artık onu değiştirmek, sadece değiştirmek istiyor. Üstelik neyle ve nasıl hiç önemli değil. Dinsellik ise dinsellik... Yeter ki “ökolojik bir Bastil Baskını” veya “iklim kaynaklı bir Oktober Devrimi” olsun...