|
Alışılagelmiş 8 Mart Uluslararası Kadınlar Günü kutlamaları çerçevesinde Türk basını başka şartlar altında tamamıyla görmezden geleceği bir konuyu, kırsal kesimde yaşayan Türk kadınlarının çok göz ardı edilen trajedilerini hatırlamaya ve 17 yaşındaki Batman’lı Lalihan’ın hikayesini birinci sayfalara taşımaya karar verdi…
Ülkenin diğer yerlerinde, Ankara’da, İstanbul’da, İzmir’de kadınlar meydanlarda toplanıp daha fazla hak, politikada daha fazla pay gibi isteklerini dillendirirlerken, Batman’daki bir mezarlıkta küçük bir kalabalık sessizce Lalihan’ın cansız vücudunu basit bir dini törenle Toprak Ana’nın kucağına veriyorlardı…
O, kişi olma ve hatta vatandaş olma haklarını kazanamadan yaşamış, ailesinin doğduğu ülkede yaşadığını herhangi bir kayda geçirtmeden yaşattığı ve öldürdüğü bir genç kızdı… Bu zamanda ve bu ülkede Lalihan adında bir genç kızın yaşadığının tek kanıtları 8 Mart günü toprağa verilen cesedi ve bir de açılan cinayet dosyasıydı… Aziz Nesin’in o meşhur “Yaşar ne yaşar ne yaşamaz” kısa hikayesindeki gibi ta ki bir ilkel geleneğin masum maktulü oluncaya kadar, ne yaşamıştı, ne de yaşamamıştı… Hem vardı, hem de “resmen yoktu”… Berdel, yani gelinlerin değiş-tokuşu Değiş-tokuş... İlkel ekonomik bir tanım... Paranın geçmediği veya olmadığı toplumlarda, bir malın bir başka mal ile el değiştirdiği, ihtiyaçların bu şekilde karşılandığı bir sistem. Tabii, bugün bile bazı ülkeler arası ticerette gelişmiş örnekleri görülmekle birlikte, temel olarak oldukça geri tarım toplumlarında yaşanmış ve tarihe gömülmüş ilkel bir ticaret çeşidi olarak görebiliriz değiş-tokuş, yani “barter” sistemini…
Peki insanların, daha doğrusu genç kızların, hatta çocuk yaştakilerin “barter” sistemi ile alınıp-verildiği, gelin yapıldığı ilkelliğin adı ne? Cinsel kölelik mi? İşte bu ilkelliğin adı, “berdel”…
Birçoğunuz, televizyonda “Sıla” dizisinde duyduğunuz ve her ne kadar “ilkel” ve “anlaşılmaz” bir “kavram” gibi görünse de, uzaklarda, bizim hayatımızın dışında bir “yaşam şekli” olarak algılayıp, hatta günümüz Türkiye’sinde böyle şeylerin yaşanamayacağını, senaryo gereği eski bir “geleneğin” canlandırıldığını düşünebilirsiniz.
Maalesef hiç de öyle değil… Çok acı bir hikaye Ailesi, bölgedeki bir diğer aileyle, öz amcasının ailesiyle “gelin değiş-tokuşu”na yani “berdel” yapmaya karar vermişti… İki ailenin oğulları, iki ailenin kızları ile evleneceklerdi… Devlet yıllardır aile içi evliliğe karşı kampanyalar yürütüyor, bu gibi evliliklerin yarattığı anomalileri, büyük acıları gözler önüne sermeye çalışsa da tamamen başarılı olmadığı böyle büyük trajedilerin kamuoyuna yansımalarından maalesef açıkça anlaşılmaktadır.
İki kardeşin ailesi ve aşiret malın bölünmemesi, yabancı ellere geçmemesi için, birlikte oynamış, tarlalarda birlikte çalışmış, birbirlerini kardeş olarak görerek büyümüş iki oğlanla iki kızın “berdel” yoluyla hayatlarını birleştirmeye karar vermişlerdi. Oğlanlar razı idi bu değiş-tokuşa… Kızlara zaten sorulmamıştı.
Bu iyi bir anlaşmaydı sonuçta… Aileya yabancı karışmayacak, aile malına yabancı ortak gelmeyecekti. Nihayette Lalihan’ın ağabeyi “evet” demişti, Lalihan’a koca olarak biçilen Abdurrahman da bu değiş-tokuşa razı idi, berdel gerçekleşecekti. Nihayette berdele itiraz etmenin, reddetmenin mümkün olmadığını, “hayır” demenin “ailenin şerefine leke sürmek” olacağını ve cezasının “ölüm” olduğunu herkes biliyordu…
Yine de Lalihan anlayamadı birlikte büyüdüğü, oynadığı, tarlalarda çalıştığı ve kardeş bildiği Abdurrahman’a nasıl eş olabileceğini… Anlatmaya çalıştı babasına “olamaz bu iş” diye, dayak yedi… Ağebeyine anlatmaya çalıştı, beceremedi. Annesi onu dinlemeye yanaşmadı. Abdurrahman’a anlatmaya çalıştı, “İstesen de istemesen de, gelenek böyle, karım olcan, ben seni istiyorum,” cevabını aldı…
Bir küçük kız kardeşi olsa belki o “kurban” olarak seçilir, Abdurrahman’a eş yapılır aile şerefi kurtarılırdı, ama o da mümkün değildi. Berdeli reddeden kızı ya ağabeyi, ya da ona eş seçilen delikanlı cezalandırmalıydı geleneğe göre… Ceza da “ölüm” idi… Başka türlü aile şerefi kurtarılamazdı… Ya berdeli kabul edecek kardeş bildiği Abdurrahman’a eş olacak; ya intihar edecek; ya da ailenin namusu temizlenecek, o öldürülecek idi… Barbarlığın en berbatı… Lalihan damda çamaşır seriyordu. Abdurrahman yavaşca merdivenden yukarı çıktı. Keskin bıçağını çıkardı… Aşağıda alenin ileri gelenleri seyrederken, saplamaya başladı Lalihan’ın küçücük bedenine… Bir daha… Bir daha… Ta ki Lalihan’ın cansız vücudu dama serilinceye kadar. Ailenin namusu kurtulmuştu artık…
Normal şartlarda birçok benzeri “kayıtlarda zaten yaşamayan” kurban gibi Lalihan’ın cesedi imamın dualarıyla açılan mezara bırakılacak, üstü toprakla örtülecek, başına bir taş konacak bu ilkel geleneğin bir diğer kurbanı olarak hem hayattan, hem anılardan silinecek, olay kapanacak, hiç de cinayet dosyası falan açılmayacak, kimse cezalandırılmayacaktı… Bütün mesele Abdurrahman’a yeni bir eş bulmak olacaktı…
Ama, nasıl olduysa olay medyaya yansıdı… Uluslararası Kadın Günü’müydü neydi, bir gün kutlanıyormuş Türkiye’nin medeni bölgelerinde… İşgüzar ulusal medya haber yapıverdi Lalihan’ın trajedisini. Halbuki o farklı değildi ki diğer “resmi Türkiye”nin bilmediği bölge kızlarından… Ne kaydı vardı yaşadığının herhangi bir yerde, ne de devletinin verdiği bir kimlik kartı. O yaşamıyordu ki “resmi Türkiye”ye göre… “Uluslar arası Kadın Günü geliyor ama Batman’da Lalihan berdeli reddetti diye öldürüldü… Bir töre cinayeti daha…” diye haber yapıverdi ulusal medya ve dünya Lalihan’ın öldürüldüğünü duydu, hiç yaşadığının farkında olmadan…
Halbuki “resmi Türkiye”nin görevi yaşarken Lalihan’ın farkına varmak, onu korumak, en temel hakkı, yaşama hakkını garanti altına almak değil miydi… Lalihan diğer hiç yaşadığının farkında olmadığımız genç kızlarımız gibi artık yaşamıyor. Torak Ana’nın bağrına döndü… Ama, devletin ilgisini bekleyen, devletin yaşadıklarının farkına varmasını bekleyen ve en temel haklarının garanti altına alınmasını tüm uysallıkları ile başları bükük bekleyen, benzer trajedilere kurban olmak istemeyen Lalihanlar var… Nihayette, Lalihanları yaşarken fark edip kurtarmak devletin vazifesi değil mi? Lalihanlar bağırıyor “biz yaşıyoruz” diye, duyalım artık... * Yusuf Kanlı’ya ykanli@hotmail.com veya yusuf_kanli@yahoo.com adreslerimden ulaşabilirsiniz.
|