Son anketler de açıkça ortaya koymakta Kıbrıs Türk halkının değişen algılarını. Bugün Annan planı olduğu şekliyle tekrar adanın iki halkının eş zamanlı oyuna sunulsa, yüzde 65 kabul yerine, Rum tarafında 2004’de olduğu gibi, bugün Kıbrıs Türk halkının yüzde 70 civarında “Hayır” demesi olası görünüyor.
Tabii daha Ankara devreye girmedi, milyonlarca dolar “ikna parası” ödemedi Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik devletleri… “Yes be annem” cephesinin oluşturulması için belki de zaman daha çok erken. Belki de bu sefer “No be annem” kampanyası daha akıllıca olur…
Yoksa… Olabilir mi acaba? Bu kez de amaç Kıbrıs Türk halkının “Hayır” demesini sağlamak, ve sonra da “Nerede kalmıştık” deyip, 2004’den sonra “Yahu, Kıbrıs’ta çözümü esasında Kıbrıs Rum halkı istemiyormuş, bir Kıbrıs Türk halkını boşuna cezalandırmışız on yıllar boyunca” diyerek ama timsah gözyaşları dökerek “Yanlış yaptık… Ama Rumlar artık AB üyesi… Şu Rumlar bir kabul etse de kuzey Kıbrıs’a yönelik izolasyonları rahatlatsak…” iki yüzlülüğünü yana itip, 2004 öncesi algılara geri dönüp, vicdanların rahatlatılması mı istenmekte?
Belli ki eğer mevcut durumla yeni bir çerçeve anlaşmasına doğru ilerlenir ise, 2004’deki “Hayır-Evet” yerine, büyük olasılık ile bu kez “Hayır-Hayır” alınacak… Rumlar “temize” çıkacak… Her iki tarafın ve hatta birçok uluslar arası oyuncunun “Asla kabul edilemez” dediği “mevcut durum”, yani status quo veya statüko, devam edip gidecek…
İstenilen o mu acaba?
Halbuki, Kıbrıs sorunu dediğimiz olay esasında Kıbrıs Türk halkının adadaki statüsünün ne olup olmadığı, Kıbrıs’ta iki halkın “siyasi eşitlik temelinde” adanın yönetimini nasıl paylaşacakları ve bu durumun Lozan ile oluşturulan “iç ve dış denge” ile ne derece uyumlu olacağı meselesinden daha öte bir konu değil…
Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ve yoldaşı Demetris Hristofyas son görüşmelerinde nihayet uzlaşıp, 3 Eylül günü “kapsamlı” görüşmelere başlama kararı aldılar. O görüşmeden daha birkaç hafta önce Hristofyas bu sürecin bir yere varamayacağına inanmakta ve Talat’a “ya tek egemenlik ve tek vatandaşlık konusunda uzlaştık diyelim, ya da birlikte kapının önüne çıkıp ‘olmadı, buraya kadarmış, başarısız olduk’ diyelim dememiş miydi? Şimdi, iki lider “kapsamlı müzakere aşamasına geldi” deyip sevinsek mi, yoksa “süreç Hristofyas’ın çekilme tehditleri, Talat’ın ödün vermesiyle devam ediyor” deyip karamsarlığa mı girmeliyiz?
Sonra… Kapsamlı görüşmeler yeni başlayacak, ama sanki her şey görüşülmüş, tartışılmış ama nihai sözler söylenmemiş gibi bir izlenim var… Cumhurbaşkanlığında rotasyon meselesi bile tartışılmış, rotasyonun oluşturulacak bir cumhurbaşkanlığı konseyi içerisinde mi yoksa iki kurucu devletciğin başkanlarının arasında mı olacağı kararlaştırılamamış…
“En zor başlık” diye sunulan “Güvenlik ve garantiler” konusunda ise duyuyoruz ki 1960 sisteminin Avrupa Birliği veya NATO ile takviyesi dahil, çeşitli alternatifler üzerinde durulmuş… Hani “Türkiye’nin etkin ve fiili garantisi olmadan çözüm olmaz” diyorduk biz? Ne oldu da gizlice 1960 garanti sisteminin nasıl sulandırılabileceğini görüşüyoruz? Yoksa, Hristofyas yine “Giderim ha…” diye tehdit mi etti?
Olan biten esasında bir nevi “stratejiler savaşı.”
Talat “ille de birleşik federal Kıbrıs” takıntısı ile adım adım geriliyor, Hristofyas ise ya “Kilise bunu kabul etmez” ya da “Bunu koalisyon ortaklarıma anlatamam” savunması ile adım adım ilerliyor.
NEREYE KADAR?
Artık anlaşılmaktadır ki Hristofyas her ne kadar “takvim” ve “uluslar arası hakem” olmayacak dese de, hem takvim hem de hakem var. Talat “bir an önce çözüm, olabildiğince erken referandum” yaklaşımıyla en geç Nisan-Mayıs aralığında “bu işi olacak ise de, olmayacak ise de bir sonuca bağlamak” arzusunda olduğu artık herkesçe malum. Niye? Talat 2009 Aralığında AB Konseyinin Türkiye değerlendirmesi, yani Türkiye’nin “Tüm AB üyeleri ile ilişkilerini normalleştirmesi” ve “Tüm AB üyelerine Türk hava ve deniz limanlarının açılması” taleplerine ne derece uyduğunun gözden geçirilmesi öncesinde Kıbrıs meselesini bir sonuca bağlamak arzusunda… Dışişleri Bakanlığı’nda bazı direnişler olsa da, Ankara’daki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinden de bu konuda tam destek almakta.
Hristofyas ise, yine aynı nedenle, görüşme sürecinin 4 Haziran günü Avrupa Parlamentosu seçimlerine kadar sonuçlanması ve tercihan Eylül gibi de referandum yapılmasını istiyor. Niye, Aralık AB zirvesi yaklaştıkça Türkiye üzerindeki baskının artacağını, normal şartlarda Türk tarafının vermesi söz konusu olmayan ödünlerin yapılabilir hale geleceğine inanıyor…
Kıbrıs Rum liderinin bu aşamada göremediği 4 Haziran sonrasında eğer Kıbrıs Türk halkına “hayır” dedirtebileceği bir sonuç ortaya çıkmaz ise ve yine “Hayır-Evet” durumu ile karşı karşıya kalırsak, her ne kadar hemen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti veya olası anlaşmadaki mümkün tanımıyla Kıbrıs Türk Devleti tanınmayabilir ise de, bazı AB üyeleri tekil tasarruflara girip, izolasyonlarda önemli gedikler açma yoluna gidebilirler.
Talat açısından ise, Kıbrıs Türk halkının “hayır” diyebileceği bir anlaşmaya imza atmak mevcut tüm kazanımları sıfırlamanın ötesinde sonuçlar doğuracak bir adım olacaktır. İlle de bir anlaşmaya imza atmak takıntısı Kıbrıs Türk halkını çok ciddi bir ciddi durum ile karşı karşıya bırakacaktır. Belki de arada sırada da olsa Hristofyas gibi “Bundan ötesi olmaz… Buraya kadar yoldaş” demeyi de düşünmek lazım…
Yusuf Kanlı'ya ykanli@hotmail.com veya yusufkanli@gmail.com adreslerinden ulaşabilirsiniz.