Ne tesadüftür ki, iç ve dış konularda ülkemizde yer alan siyasi gelişmeler, sürekli tekrardan ibaret bir şekil almıştır.
Dolayısıyle, bu gelişmeleri takip etmek bir anlamda ayni sahnede oturup, ayni oyunu, farklı oyuncuların, sahnedeki rollerini, ne kadar farklı, ne kadar değişik, ne kadar iyi ya da ne kadar kötü, hatta ne kadar ayni bir tarzla oynadıklarını izleyerek değerlendiriyor, ya da yorumluyoruz.
Dünyadaki savaşlar çoktan değişti. Artık savaşlar “ekonomik”, “politik”, hatta “ruhsal silahlarla yapılıyor. İçinde yaşadığımız, teknolojik zaman diliminin en güçlü silahı da “bilgidir”..
Bilgi, aslında her zaman en büyük ve en güçlü silahtır.Yeter ki o gücü kullanmayı bilelim.
Bir zamanlar, yıldırımlar ve destanlar yaratan ve hiç bir kasırgadan korkmayan ayni ırkın evlatları olduğumuza göre, zamanın şartlarına uygun olarak, ama bilgi ve donanımımızı kullanarak ve kendimize güvenerek, başımızın üzerindeki fırtınalar ve şimşeklere karşı kendimizi en iyi şekilde koruma kudretini gösterebilmeliyiz. Bunu başarabildiğimiz taktirde çocuklarımıza sağlam ve güvenli bir gelecek bırakabiliriz ancak.!
Biz,öncelikle gençlerimizi yüksek bilince eriştirmek zorundayız. Onların gerçekleri idrakı güçlü hale geldiğinde ancak, milletçe şuurumuz en doğru yolu bulacaktır..
Bu görüşmeler süresince elbette hoşgörü ve uzlaşı için çabalar harcanabilir. Ancak bunun ölçüsünü, o uyanık şuurumuz belirleyecektir. Kime, ne kadar ve ne zaman, hoşgörülü ve uzlaşıcı olmalıyız?
Varlığımızı tehlikeye atacak herhangi bir riski, asla ve asla ne kendimize, ne de halkımıza yaşatmamalıyız. Davranışlarımızdan bizi sorumlu kılacak tarihi bir hatayı, tarihimize kara bir leke olarak miras bırakmamalıyız. Kayıtsız ve şartsız vazgeçemeyeceklerimizi hep birlikte belirleyip öyle hareket etmemeliyiz.
Ne kadar olumsuz sartlar altında olsak bile, “geleceğimiz”söz konusu oldu mu, ortak karar şarttır. Çünkü gelecek hepimizindir. Ona odaklanmalı ve onu en iyi şekilde tesis edecek yeni bir anlayışı ortaya koymalıyız. Kendi geleceğimizi, kendi akıllarımızı kullanarak ortak yolu bulmalı ve bu ortak akılla da geleceğe daha hızla yol almalıyız.
Kendi kendimizden kopuk, birbirimize düşman, halkının ve ulusunun çıkarlarına bu denli kör bakan bir aydın kitlesinin, bir an önce kendine gelmesin ve bu aydın kesimlerin de kendi bağımsız ve özgür yapımıza sarılıp, kendi devletimizin ilerleyiş yapısına göz diken, tüm unsurlarla mücadele etmek için birlik ve beraberliğimizi ortaya koyması en büyük ihtiyacımızdır.
Hatta; 1963’te lavedilen, “Kıbrıs Cumhuriyetinin”, hangi yasaya göre geçerliliğini koruduğunu ve AB’nin lavedilmiş bir devletin üyeliğini neden kabul ettiğini, Kıbrıs Türkü olarak bütün dünya ülkelerine sormalıyız? Sinsi ve ikiyüzlü oyunlarla elimizden alınmak istenen haklarımızın ve geleceğimizin hakimiyetine, bugünden nasıl sahip çıkabileceğimiz konusunda “kamuoyunu bilinçlendirme seferberliğini” çok acil bir şekilde ortaya koymalıyız.
Ya, BM’e ne demeli? Onlar değil miydi, 1964’te Kıbrıs Cumhuriyeti lav edildi diye adaya asker gönderen?
1963-1974 yılları arasında yüzlerce Türkün katledilmesini ve 103 Türk köyünü yakıp yıkan, halkı göç etmek zorunda bırakan, Rum vahşetini, adada sadece seyrici olarak izleyen de BM değil miydi?Kıbrıs Türk halkı bugüne kadar Anavatandan başka hangi ülkeden destek gördü?
Kıbrıs Cumhuriyeti, Kıbrıs'lı Türk'ler ile Rum'lar arasında Türkiye-Yunanistan ve İngiltere'nin garantörlüğünde kurulmuş ve 1960-1963 yılları arasında var olmuş bir cumhuriyettir. Bu Cumhuriyet, Rumlar tarafından lavedilmiş ve 1963 yılından beri yoktur. Rumlar, tam 45 yıldır bu Cumhuriyetin adını kullanarak, biz Türklerin de haklarını yemektedirler. Bütün politikalarını da bu yalan üzerine kurup dünyayı kandırma yönünde çaba sarfetmektedirler.
Dolayısıyle, sadece Avrupaya değil, dünyaya karşı yapmamız gereken, ulusal çıkarlarımıza dayalı politikalar üretmeli ve uygulamalıyız.. Dünya bilmelidir ki ; self determinasyon hakkımızı kullanarak kurduğumuz “KKTC”, Rumların, Kıbrıs Cumhuriyetinden, daha meşru bir devlettir.
Rum liderler hep ayni oyunun peşinde. Dün Bulgaristan’da beyanat veren Hristofyas: “1960`daki devleti canlandıralım, Biz 1960 yılında kurulan Kıbrıs devletini canlandırmak istiyoruz" diyerek, yeni devleti "ortak bir idare altında birlikte yaşayan iki toplum olarak" hayal ettiğini, açıkça söylüyor..
Üstelik Cumhurbaşkanımız Sayın Talat’ı da suçlayarak; "Bugün, diyaloğun canlandırdığı bir dönemde, benim eski yoldaşım olan, KKTC Cumhurbaşkanı, Mehmet Ali Talat, iki topluluk yerine, sözde iki ayrı halk arasında çözüm aramaya çalışıyor. Oysa biz, Kıbrıs'ta iki topluluktan oluşan “tek bir halkın” olduğunu düşünüyoruz. Bu durum önümüzde önemli bir engel oluşturmaktadır." diye ifade ediyor.
O halde değişmeyen ve değişmeyecek olan bu anlayış karşısında ne yapmamız gerekiyor? Eğer uyanık olamaz isek, gafil avlanmamız çok kolay olur.
Biz, herşeyden önce ahlak, erdem, onur, şahsiyet ve haysiyetimizi yücelten bir yaklaşımla, tüm gerçekleri açıkça ve dünya önünde, gözler önüne sermeliyiz..
KKTC, bizim varlığımızın devamını sağlayacak tek zemindir. Bir Cumhuriyettir ve Cumhuriyetimize dolayısıyle kendimize “saygı ve saygınlık” , “şeref ve haysiyet” için özellikle erdem gereklidir.
Erdem, insanın kendini bilmesidir. Kim olduğunu, haklarının ne olduğunu, kimliğini, güçlü yanlarını, zayıf yanlarını, artılarını ve eksilerini bilmesidir..Kendinin "içindekiler"ine sahip olmak ve sahip olduklarının farkında olmaktır. İşte bu farkındalığın ve bu karakterin gereğini de sessizce yerine getirebilmesidir. Erdem insanın elde edebileceği en önemli donanımdır. Günümüzde artık birçok insanın varlığını gerçekten umursamadığı bu kavramı hatırlamak, aslında kendimize gelmek için olsun işe yarayacak diye düşünüyorum.Çünkü erdemli olmanın da ayrıcalığı vardır.
Belki tarihin çizgisini değiştirenler değil ama tarihindeki çizgilerine sahip çıkanlar ve onları koruyanlar olmak, bize en çok yakışan olacaktır.