Mehmet Oğuzcan, emekli bir polis memurudur. Oğlu, 29 yaşındaki Melih; 10 Ocak 2005 tarihinde, Kermiya’da motosiklet kazasında yaşamını yitirdi.
Melih, bir barda koruma görevlisi olarak çalışıyordu ve gece yarısı, paydos ettikten sonra, motosikletine binerek evine doğru yola çıkmıştı. Ayrıldığı bardan 300 metre ötede, bir kum yığınına çarparak motosikleti ile havalanmış ve takriben 200 metre sürüklendikten sonra da trajik biçimde yaşamını yitirmişti.
Baba Mehmet Oğuzcan, bu “Trafik kazası”nın ardından evlat acısı ile kıvranırken bazı kuşkular da içini kemirmeye başladı.
Kendi ifadesine göre oğlu Melih, “Motorcular Birliği”ne kayıtlı profesyonellik ölçüsünde bir motosiklet sürücüsüydü ve alkol ya da benzeri alışkanlıkları yoktu.
Bu “kaza”ya kuşku ile baktı ve konuyu araştırmaya başladı...
Bir de gördü ki; kazadan bir gece önce oğlu Melih, çalıştığı barın kapısında içeriye ücret ödemeden girmek isteyen bir müşteri ile tartışmış ve barın sahibi de polis çağırarak şikayetçi olmuştu.
Mehmet Oğuzcan’ın topladığı bilgilere göre; o akşam orada bitmemiş... Barın kapısından çevrilen müşteri, polisler ayrıldıktan sonra 20-25 kişilik bir grupla geri gitmiş ve barın kapısında oğlu Melih’i “öldüresiye” dövmüşler...
Olay gecesi, Melih Oğuzcan’ın darp edildiği, hastahane kayıtlarına da geçmiş...
Kazada yaşamını yitiren Melih Oğuzcan, ölümüne saatler kala, kendisini döven gruptan şikayetçi olmuş.
Ancak; polis bu dosyayı kapatmış...
Bunun üzerine baba Mehmet Oğuzcan, Güvenlik Kuvvetleri Komutanı’na bir dilekçe ile başvurarak “Aile olarak” şikayetlerini geri çekmediklerini” dosyanın kapanmamasını, olayın takibini ve mahkemeye havale edilmesini talep etmiş...
Tabii; olay gecesinden hemen önce, merhum oğlunun “telefon tehdidi” aldığını da dilekçesine eklemiş...
Tabii, bugüne kadar kendisine hiçbir yanıt verilmemiş...
Oysa Mehmet Oğuzcan, aynı yazıyı Başbakan’a, İçişleri Bakanı’na, Başsavcılık’a ve Polis Genel Müdürlüğü’ne de göndermiş...
Onlardan da hiçbir yanıt almamış... Kimse bu konuyu “Ele almaya” yanaşmamış...
Mehmet Oğuzcan, üç yılı aşkın bir süreden beri oradan oraya koşuyor. Derdini anlatmaya çalışıyor. Oğlunun geçirdiği kazaya ilişkin bilgiler topluyor. Olayın öncesini araştırıyor. Bir süre önce, hazırladığı dosya ile mahkemeye başvurdu.
En son olarak da, başvurularına yanıt vermeyen devlet kurumlarını Ombudsman’a şikayet etti.
Şimdi soruyor:
-Bu ölüm yaşanan bunca olaydan sonra “Şüpheli” bir ölüm değil mi?
-Polis neden yaşanan olayları soruşturmadı?
-Neden 20-25 kişilik grubun saldırısı polis bülteninde yer almadı?
-Neden dosya kapatıldı?
-Neden bunca makam bir “hayat” söz konusu iken, kılını bile kıpırdatmadı?
-Birileri, bazı makamlar tarafından korunuyor mu?
Eğer, normal bir düzende yaşasak ve “yurttaş” haklarına saygılı bir idare tarafından yönetilsek; inanın bütün bu sorular “Haklı” sorular olarak işlem görürdü.
Yurttaşın “Hizmetkarı” olan devlet hemen kolları sıvar, en küçük kuşkuya yer bırakmayacak biçimde sağlam bir araştırma yapar ve yurttaşını tatmin ederdi.
Devletin kurumları; ne yazıktır ki değil “Araştırma” yapmayı, haksızlığa uğradığına inanan yurttaşın yazısını bile yanıtlamadı.
Hani “E-devlet” olacaktı... Yurttaş anında istediği makama ulaşacaktı...
Hani “Bilgi Edinme Yasası” uygulanacak ve yurttaş istediği bilgiyi anında cebinde hissedecekti.
Bunların hiçbirisi olmadı...
Üstelik böylesine çok ciddi bir konuda “Kuşku” uyandıracak bir “tavır” içine girildi.
Dayak olayının dosyası kapatıldı, kimse cezalandırılmadı, ardından yer alan ölümün soruşturulması da yapılmadı ve dayak olayı ile ilgili bağlantısı üzerinde de kimse durmadı.
Çağdaş, sorumlu, hizmetkar, demokratik devlet; kan ağlayan yurttaşını öyle ortada “kuşku”ları ile yapayalnız bırakan devlet değildir...
Tanrı aşkına...
Günlerdir yapılan “Egemenlik” tartışmaları içinde bir de dönüp kendimize bakalım...
Kendisini yiyip bitiren, kan ağlatan, kuşkusunu gidermekten aciz bir “Egemenliği” yurttaş Mehmet ne yapsın?