Yıllardan beridir Kıbrıs’ta yaşayan bir Alman bayan tanıdığım, geçen gün büyük bir öfkeyle telefon açtı.
-Girne’yi doldurduğunuz lüks villalardaki havuzların suyu nereden geliyor biliyor musun? diye sordu...
Tam bir çağdaş “birey” duyarlığı ve tepkisi vardı ses tonunda...
Bizim “umursamazlığımız”ı anlayamıyordu ve adeta kahroluyordu...
Hem yurttaşın hem de yönetenlerin kayıtsızlığını sorgulayarak şöyle dedi:
-Almanya sizden çok daha zengin ve su kaynakları da sizdekinden çok daha bol... Ama kimse su hortumu ile arabasını yıkayamaz. Havuzunu içme suyu ile dolduramaz. Orada kuraklığa karşı çok acıtıcı önlemler alındı, ama bu kupkuru ülkede bakıyorum kimsenin kılını kıpırdattığı yok...
Geçen yıl Kıbrıs’ın kuzeyine 100 milimetre yağış düşmüş...
“Çöl iklimi” yağış sınırı ise 250 milimetre...
Yani; üzerinde yaşadığımız topraklar, dünya ölçülerine göre “çöl” sayılıyor.
Ancak bizler bu “çöl”ün üzerinde, dilediğimiz yere kuyu kazıyor, dilediğimiz yere havuz inşa ediyor, yeraltı sularını tankerlerle çekerek satışını serbestçe yapabiliyoruz.
Jeoloji ve Maden Dairesi Müdürü Mustafa Alkaravlı, geçen gün Kıbrıs gazetesinden Elmas Tokay’a; ülkedeki su rezervlerinden, izinsiz ve denetimsiz bir şekilde tankerlerle yılda 10 milyon metreküp su çekildiğini tahmin ettiklerini açıkladı.
Ne yazıktır hükümet; üzerimize gelmekte olan “Tehlike”yi algılayabilmiş değil...
Belediyeler ise; yurttaşa vermekte oldukları suyu giderek azaltıyorlar. Çözümlerine bakıyorum. Zamdan başka bir “proje”leri yok. Lefkoşa’da içilmez ve kalitesiz suya Lefkoşalılar ortalama tüketim içinde tonu 1,5 Euro ödüyorlar. Yüzde 26 zam talebi ise, onay bekliyor.
Bir süre önce, vergi şampiyonları arasında yer alan bir işadamı televizyonda, “Kıbrıs’ta villalara havuz yapmayı ben başlattım” diye övünüyordu. Demek ki bu konuda ciddi bir “kültür” dönüşümüne ihtiyacımız var...
Havuzlu villa yapma öncülüğü ile övünen değil, ülkemizin kıt yer altı sularını “idareli” kullanan bir anlayışa ihtiyacımız var...
Gelecek nesillere kupkuru, ellerimizle çölleştirdiğimiz bir toprak parçasını “vatan” olarak bırakmaktan utanç duyabilecek yöneticilere ihtiyacımız var...
Yaşadığımız toprakların, evlatlarımızın ve torunlarımızın geleceğini har vurup harman savuranlara göz açtırmayacak bir yeni anlayışa ihtiyacımız var...
Asıl “Reform” bu yaşamsal alanda yapılmalı...
Oysa Hükümet; su konusunda bir “Kriz” algılaması içinde görünmüyor. Şu ana kadar hiçbir ciddi “önlem”i yaşama geçirebilmiş değil...
Tankerlerle su ticaretine göz yumuyor...
Üstelik bu suyun ne kadar hijyen olduğunu da denetlemiyor...
Yeraltı sularımızın villa havuzlarına doldurulmasına göz yumuyor...
Dileyenin dilediği yere kuyu kazmasına göz yumuyor...
Devletin ilgili birimleri ise eli kolu bağlı, öylece bekliyor...
Yukarıda sözünü ettiğim gazete söyleşisinde, Jeoloji ve Maden Dairesi Müdürü Mustafa Alkaravlı, yükselen sıcaklık ve artan nüfus nedeniyle su akiferlerinden daha fazla su çekildiğini, dolayısıyla su seviyelerinde ciddi bir düşüşün yaşandığını vurguluyor ve yasak olan tankerle su taşıma sorununa müdahale etmenin ve acil önlem planını devreye sokabilmek için yeterli ekipmanlarının bulunmadığından dert yanıyor.
Jeoloji ve Maden Dairesi'nin, gerek kuyu kazan teknik sondaj ekibinde ve gerekse su kimyasını alacak ekipte büyük bir eleman sıkıntısı yaşadıklarını ve acil önlem planını bu nedenle devreye sokamadıklarını anlatan daire Müdürü’nün feryadı dileriz ki Hükümete bir “uyarı” olur ve üstümüze üstümüze gelmekte olan tehlikeyi görür.
“Nasıl olmasa su bitince Türkiye yollayacak” diyerek sorunu küçümseyenler, erteleyenler, önlem almayanlar, görmezlikten gelenler, çaresiz biçimde bekleyenler, kuyulara, havuzlara, golf sahalarına müdahale etmeyenler, bu topluma karşı ciddi bir ihanet içindedirler.
Kimsenin kurak bir adada su “hovardalığı” yapmaya hakkı yoktur.