Ne büyük “umutlar” pompalanmıştı...
Reformlar sıra sıra kapıda bekliyordu...
Kamu yönetimi, eğitim, arkasından da sağlık...
Çıkacak yasalar belliydi... Takvimlemeler bile yapılmıştı... Meslek örgütleri ile “protokol”ler imzalanmış, büyük nutuklar atılmıştı...
Günler ayları, aylar yılları kovaladı...
En sonunda “Kamu Sağlık Çalışanları Yasası”nı bir çıkaralım, gerisine bakarız, noktasına gelindi...
Sağlık örgütleri, sendikalar birbirlerine girdiler...
Ama, reformcu Hükümetin inadı inattı ve bu kez gerçekten olmuştu...
Kocaman dağ, bir küçücük “fare”cik doğurmayı başarmıştı...
Hekim örgütleri mutlu, kamu sendikaları öfkeliydi...
Yasa 22 Temmuz’da vekiller tatile çıkarken, son gün son saat “gol”ü olarak Meclis’ten geçti, Cumhurbaşkanı’na imzaya gitti...
Cumhurbaşkanı, yasaya karşı çıkanların itirazlarını dikkate alarak “Topu başka sahaya” atmak için yasayı Anayasa Mahkemesi’ne postaladı...
Cumhurbaşkanı; Kamu Sağlık Çalışanları Yasası’nın altı maddesinin Anayasa’ya uygun olup olmadığını soruyordu.
Tabii; bu Cumhurbaşkanı’nın Anayasa’dan kaynaklanan bir hakkıydı ve buraya kadar her şey normaldi...
Ancak; 19 Ağustos’da Cumhurbaşkanı adına mahkemeye bir yazılı hitapta bulunuldu...
-41, 44 ve 103’üncü maddelerin Anayasa’ya bir aykırılığını görmüyorum, dedi Sayın Talat bu yazılı hitapta...
İşte “Arap saçı”na dönen yasa hikayesinin acı öyküsü burada başladı...
Cumhurbaşkanı, önce “Altı maddeye bir bakın” diyor, ama arkasından da bunun üç tanesini “Tereddüte yer vermeyecek biçimde kesin bir dille” Anayasa’ya aykırı bulmadığını mahkemeye bildiriyor...
Peki, bu ne?
Hukuk sisteminin tepesindeki insanlara “Tereciye tere satmak” gibi bir şey değil mi bu?
Hem hukukçulardan “Görüş” istiyorsunuz, hem de kendinizi hukukçuların yerine koyarak “Bu maddelerde tereddütüm yok” diyorsunuz...
Tabii, iş bu kadarla da kalmıyor...
21 Ağustos’taki Anayasa Mahkemesi oturumunda Talat’ın temsilcileri “ 65. maddede de bir aykırılık görmüyoruz” diyerek, onu da geri çekiyorlar...
Kalıyor yalnızca, 14. ve 30. maddeler...
Tarafların bu iki madde hakkındaki görüşleri dinlendikten altı gün sonra, Talat’ın ofisi yeniden görüş değiştiriyor ve Anayasa Mahkemesi’ne bir yazı daha yazıyor...
“19 Ağustos’taki hitabımı geri çekiyorum, 41, 44 ve 103. maddelerin de Anayasa’ya aykırılıklarını inceleyiniz” diyor...
Tabii bu kez, anladığımız kadarıyla Anayasa Mahkemesi’nin yargıçları bu işe fena halde kızıyorlar...
Koskoca Cumhurbaşkanlığı makamının bir yasa konusunda durmadan görüş değiştirmesi bir yana, kendi hukuki değerlendirmesini de hiçbir gerek yokken Mahkeme’ye sunmasını hoş karşılamadıkları anlaşılıyor...
“Kalan sürenin kısa olduğunu” öne sürerek “hayır” diyorlar, “Biz yalnızca 14. ve 30. maddelere bakacağız...”
Sonra da bu maddelerin birini Anayasa’ya “karşı” birini de “Uygun” buluyorlar...
Yani, maç aslında “Bir bir” bitiyor...
Ancak Sayın Talat, “Arapsaçı”na döndürdüğü bu karmaşayı düzeltmek yerine, Adli Yıl açılış töreninde açıkça Anayasa Mahkemesi’ne yükleniyor...
“Kusura bakmayın, hiçbir makam Anayasa’nın bana verdiği yetkiyi kısıtlayamaz” diyor...
-Anayasa Mahkemesi bunu yapmamalıydı, diyor...
Cumhurbaşkanı’nın “zor” durumda kaldığı, bu işe fena halde bozulduğu belli...
Ancak; biraz da suçu kendisinde ve ekibinde araması gerekmez mi?
“Tereciye tere satmayı” bir de etik bakımdan incelemesi gerekmez mi?
Yıllarca bir yasayı tartıştınız... Son gün son saat alel acele Meclis’ten geçirdiniz... Yaptığınızın Anayasa’ya uygun olup olmadığını ortaya çıkaracaksınız diye Cumhurbaşkanı ile Anayasa Mahkemesi karşı karşıya geldi...
Sonuçta yasa tekrar Meclis’e gitti...
Yani sıfıra sıfır, elde var sıfır...
Peki bu toplum, sizin acemiliklerinizi, iş bilmezliklerinizi gördükçe ne yapsın?
Size nasıl güvensin? Geleceğe nasıl umutla bakabilsin?