Başbakan Soyer kızının evinin olduğu mahallede bisiklete binmiş, çocuklar kadar şen sokak aralarında tur atıyor. Ve bazan onu sabahın erken saatlerinde ve de halkın içinde büfe önünde sandüvicini yerken, bazan kahvesini yudumlarken bir kahvede görürsünüz. Kibirsiz, yalın, sıradan bir yurttaş gibi.
Sn. Talat Lokmacıyı geçmiş halkın içine karışmış Türk’ü Rum’u etrafını sarmış. Yanında koruması var mı yok mu belli değil. Elini sıkan boynuna sarılan insanlarla sarmaş dolaş. Sanırsınız ki onca sorunlar yumağıyla sarmalanmış Cumhurbaşkanı değil, bir zamanlar “halkım” diyen o tanıdık üniversite öğrencisi. Biraz utangaç ve çekingen ama mütevazi.
Yahut ötesi Bakanlar… Tümü de içimizde, yanımızda, sohbetlerimizde. Müsteşarları milletvekilleri çökmüş yamacımıza, anlatıp gülüyor, dinleyip cevaplıyorlar… Tutun ki halk ile halkçılık bu işte. Tepedekiyle tavandaki insaca ilişkilerde buluşuvermişler…
Hangi ülkede vardır böylesi içbarışı çakan, “sen ben yoktur, biz varız” diyen, olanca siyasi görüş ayrılıklarına, sınıfsal farklılıklara karşın birbirleri ile her mekânda insanca ve uygarca ilişkiler kuran imtiyazsız sınıfsız bir halk topluluğu?
BU GÜZELLİĞİN AYNASI KIRIK AMA: Şimdi sormak gerek: Hangisi doğru hangisi yalan? Başbakan’ının Cumhurbaşkanı’nın velesbitlerinin üzerlerinde turlayarak, halkla sohbet ederken kahvelerini yudumlayarak, birbirlerine sevgi dolu gülüşler katarlarken, devlet sorunlarını bile tartışabilirliğin özgürlüğündeki barışın demokrasilerde yansıyan güzelliği mi yoksa halk kademeleri ile makam sahiplerinin birbirlerinin boğazına yapışmış ellerini sıktıkça canhıraş feryatlarda canları çıkartmak pahasına süregelen kavgaları mı?
O ZAMAN BİR DAHA SORARSINIZ: Riyakârlıkla doğruluğun sınırını kimler nasıl çizip bir adım geri attılar mı “halkçı ve barışçı,” bir adım öne çıktılar mı “Devletin canına okuyan yöneticiler takımı” olmaktadırlar? Nasıl olur da bir sabah birlikte kahveler yudumlanırken herkesler yerli yerine, işine gücüne döndükte bırakın kırk yılın hatırını, kırk dakikasına bile dayanılamadığı gerçeklerde kavganın kavgacıları olunmakta? Kısaca kim “suret’i haktan” görünmek için numara yapmakta, kim politikayı fazilet olmaktan çıkartıp içbarışı tepeleyen güvensizliği çakmakta?
Çok daha kısaca: Halk mı yalancıdır yoksa hep öyle geldiler böyle giderler yargılarında mahkûm olmuş, memleketi yönetme iddiası ile iktidara gelen politikacılar mı? Kim kimi iğfal ediyor?
BU SORULARA YANIT VERMEDEN KTOEÖS’sını kınayıp protesto etmeyin. (Kaldı ki Sendikaların elindeki bu grev hakkıdır ki demokrasilerde olmazsa olmazları çakan zıt güçler dengesini sürdürür. Eğer o dengeler Yönetenler leyhine bozulur, Sendikalar Hükümet kanadına yenik düşerlerse demokratik rejim ne kelime. Siyasi parti iktidarları sultasının oligarşisine de düşülür tekeli çakan monarşiye de. Ki geçmişin UBP’sinde yaşandıydı.)
Buna karşılık bir daha sormalı. Neden Sendikalar hep art niyetli, suçlu, Hükümete düşman oluyor da Hükümet hep haklı, işinde, gücünde, icraatında ve doğru yolda? Ki o Sendikalar dediğinizin bünyesinde üç binleri orsa etmiş öğretmen vardır.
Pekala sorun nedir? Öğrencilerin eğitim öğrenimde uğradıkları kayıpları mıdır? Öğretmenlerin yenen hakları mıdır? Hükümet’e gasbettiği iddia edilen Sendika başları mıdır?
Oysa bu sendikalar velespitlerinde şen çocuklar gibi tur atabilen, halkla kahvelerini yudumlayan iktidarın. Verilen haklar da vakti zamanında “ne bu bonkörlük” dediğimize nazire kendi kararları! Şimdi bu “sendikacılarla” mı kahvelerini yudumlayıp sorunu çözemez, çocukların eğitim öğrenim kayıplarını önleyemezler? Kim kimi hangi hakla halka şikâyet ediyor? Ki kendi kavgalarını halkın 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramının kanına canına girecek boyutlara dikip, “sen-ben” inatlaşmasının faturasını öğrencilere kesiyorlar! Onca güzelliklere yakışmıyor bu çirkinlikler!