Bu adada başımıza ne gelmişse ve bundan sonra gelecek olan ne kadar bela varsa “İngiliz” yüzündendir. Talihsizliği ile şerri 1887’lerden beridir devam ediyor ne yakamızdan düşüyor ne rahat huzur bırakıyor. Son siyaset atraksiyonu vatandaşı Orams’ın davasında yansıyor! Rum’un Laptadaki mülkü üzerine tasarrufta bulundu diye Londra mahkemelerine taşınan davayı düşürmüş gibi gözükse de AB’ye havale ederek taraf olmaktan çıkıyor.
Ki bu adada mülk davası dediğiniz bu İngiliz’in marifeti. Mesela 1932’lerde büyük ekonomik kriz sonrası ve de bugünkü gibi kuraklık nedeniyle ekmek bile bulamayan ahaliye Avustralya’dan beyaz un getirtiyor her torbaya iki dönüm toprağı ipotek olarak alıyor. Para nerede ki bedeli ödenip ipotekten kurtulunsun! Fukara Türk’ün toprağı bir kalem de öyle gidiyor.
Yetmiyor 1958’de Kraliçe Elizabet’in taç giyme töreninin hemen ardından sözde toprak reformu diyerek elindeki toprakları 30 yıl süreyle kim ekip bitmişse koçanlı sahibi oluyor (Rumlar,) ekip biçmeyen sıkıştırılıyor… Sonuç malum. Öyle böyle Türkler’in toprakları Kilisenin de devreye girmesi ile Rum’un eline geçiyor… Evkaf mallarının İngiliz marifeti ile nasıl Rum mülkü olduklarının ise artık bilinmeyen tarafı kalmadı!
VE ORAMS DAVASI: Kıbrıs Türk halkını Rum-İngiliz işbirliği ve siyaset tezgâhı içinde dolaba koyup iki asrı aşkın süredir çevirenler 1974’den sonra anlaşmayla Kuzey Güney’e ayrılmış, nüfus kaydırması yapılmış gerçeklere karşın çözümü bu esas üzerine oturtup sağlamaya çalışmaktansa, 1960’lara kadar giderek yeni bir üniter devlet sevdasına tutuldular! Tabi ki “mülk sorununu” da azdırıp Rum’u Kuzey’deki Türk’ün içine sokmayı, adayı Türkiye’den kopartıp “tümden” AB kulplu üyesi yapmayı da politikalarına koydular ! Annan planı bunun için oluşturuldu, Rum çoğunluğuna dayalı federatif sistem bunun için dayatıldı.
Tabi “Bizimkiler” de global düşünce spazmına tutulmuş, barış Kıbrıslılık diye zokayı yuttulardı ya yazıp söylemekten bıktık. Ama vurgulayalım: O ne biçim globalizmdir ki ağa babası Amerika krize girdikte dünya felç oluverdi. Altında kalanın boynu kopuyor, özellikle de zaten hiç kalkınmış olmayacaklar, kalkınmakta olan ülkeler tepetaklak gidiyor…
Gelelim Orams davasına. Ortada çözüm yok! Görüşmelerden umut yok! Annan planına Rum hayır dedi hiç önemli olmuyor fakat bir Mal Tazmin Komisyonu kurarak Rum’a, gelin malınıza sahip çıkın çağrısı yapılıyor. Peşpeşine davalar hükme bağlanıyor. Tazmin edilerek okkayla para kapanlar da var, takasla mülküne sahip çıkanlar da… Ama Orams davası nedense Strazburg’a gidiyor. Nerede bizim Mal Tazmin Komisyonunun işlevi diye sormaz mısınız?
MEHMET BAYRAMOĞLU YIRTINIYOR. Bir süredir, sarılıp sıkışmamız ve çaresiz kalmamız için dönen siyaset dolabına konmamıza yönelik uğraşların bir parçası da Orams’la somutlaşıyor. Bayramoğlu kendisine dert yapıyor, bizzat hukuki yönden olayın içine girerek “muhatap” oluyor. Tehlikeyi anlatırken de mesela AİHM’sinin başkanının bir Yunanlı, ABAD’daki Rum yargıcın bizi dava eden Arestis’in kocası Yorgo Arestis olduğunu bir daha hatırlatıyor. Dizi dizi örnekleri belgesel gerçeklerde sıralıyor ve diyor ki “ey ahali, AB bize savunma hakkını bile vermeden bizi idama mahkum etmek üzeredir.” Bizim “tepedekiler” ise “ne karıştırıp duruyorsun” diye Bayramoğlu’na kızıyorlar ama!
Oysa bu dava Strazburg’taki mahkemede Oramsları haksız bulursa, hukuk yönünden “emsal” olacak, Kuzey’deki olanca Rum mülkünün üzerinde yapılanların tek fiskelik kıymeti’i harbiyesi kalmayacak! Sonuçta kim çıkacak sorunun içinden?
Olay kuşku vericidir. “Üzerine gidin, sonuca etki edin” demiş de olsak, biliyoruz. “Bilmiyorlar bir, Kıbrıs sorununu hukuksal yönden de tartışılır duruma getirmekle kendilerini bu tip davalara tutsak ettiler iki!” Kısaca dolap dönüyor, Türk bakıyor!