‘Toplumsal yozlaşma’
“Şunu bilmeliyiz ki ‘Toplumsal yozlaşma’ gibi ciddi sosyolojik olaylar, bir gecede ortaya çıkmaz” demişti bir yazısında Emre Kongar...
“Yozlaşma ‘tepeden’ yani ülkeyi yönetenler eliyle başlatıldığı için derhal bütün kurumlara sirayet eder ve bugünkü duruma gelinir” diye de sürdürmüştü yorumunu...
Bizdeki de biraz bu galiba!..
İngiliz yönetiminde ‘Kraliçe’den şikayet etmek ama daha sonrasında yaşanan her ‘otoritesizlikte’ o yılları örneklemek!..
İşimize gelince ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’ne sığınmak ama “tanınmamış” ve “korsan” yeni cumhuriyetin de “nimetlerini” paylaşmak...
“Ganimet kültürü”yle yetişmek ve “kendi kendimizi yönetme” isteğimizi haykırırken “gelen para”nın kokusuna doğru iz sürmek...
Hatta kapalı kapılar ardında, “Biz Türkiye’nin serhat bekçileriyiz, bedelini ödesin kardeşim” deyivermek...
Aslında “statüko”ya karşı durmak ama onun “avantajlarını” da sindire sindire
kabullenmek...
“Partizanlığı” eleştirirken, ilk siyasi yakınlıkta kendimize “ayrıcalık” talep etmek...
“Değişim” istemek ama her değişim çabasına karşı çıkmak!..
Çok öncesinden ama hele ‘kurtarıldığımız’ yetmiş dört sonrasında ‘tepeden’ başlayan bir ‘hastalık’ bu galiba: Toplumsal yozlaşma!..
Ve sonuçta, bu toplum, kendi içinden çıkarıyor, siyasetçisini de aydınını da!..
* * *
Çok geniş bir yelpazeyi içeriyor, “toplumsal yozlaşma” !..
Yani tek başına “yönetenleri” suçlamakla kurtulmayacağımız, muhalefeti de sendikaları da örgütleri ve en genelde bireyleri de ilgilendiren bir sonuç...
Yani her birimiz, durduğumuz noktada ‘sorumlu’ oluyoruz, az ya da çok, yaşadığımız ‘çarpık’ yapıdan!..
Yani, her birimizin evinin önünde “temizlemesi” gereken bir “ayıp” oluyor böylece...
Yani ‘aynaya’ bakmamız gerkiyor mutlaka!..
* * *
“Hiç mi suçum yok, hiç mi yanlışım yok, ne yaptım ben” sorusu bir yöneltiniz
kendinize!..
Ya da bu soruyu, çevrenizdeki pek çok insan adına yanıtlayınız bakalım...
Acaba sonuç ne çıkacak?
/ / /
Elindeki yafta
“Maaş artışı” talebiyle yapılan yürüyüş ve eylemlerin değişmez görüntüsüdür.
Her biri ‘yafta’ taşır elinde ve üzerinde aldığı maaş yazar, “Kolaysa gel de sen yaşa bu parayla...”
* * *
Öyle bir eylemdi işte...
En önde ‘sözcüler’ yürüyordu...
Geriden gelenlerin ‘dayanışması’ bir ‘örgüt disiplini’ydi aslında ve nice kavgada onların gönül birliğiyle ölümüne yürünürdü.
* * *
Pos bıyıklı ve geniş bedenli, ortaca boylu ama şişman yanaklı adam; kemerden taşan göbeğini, pantalonu biraz yukarı çekerek içine topluyor, ciddi ve keskin bakışlarıyla ilerliyordu.
Elindeki yaftada şu yazıyordu:
<< 5 bin lira maaş + ek mesaiyle kolaysa gel de sen yaşa!..>>
* * *
Hemen yanında top sakallı, gözlüklü ve kasketli zayıf olanı ‘seke seke’ ilerliyor, ağzından kelimeler biri bitmeden ötekine geçerek dökülüyor, dişlerini sıkan bir gülüşle kendisine yönelen kameralara da en ateşli pozlarını eksik etmiyordu...
Elindeki yaftada şu yazıyordu:
<< 4 bin 200 lira maaşla kolaysa gel de sen yaşa!..>>
* * *
Gözlerinin içerisine girecek kadar çatılmış kaşları ve ‘jön bakışları’yla bir diğeri
yanındaydı, “kaleyi zaptetmeye ve kralı devirmeye hazır” general edasıyla ilerliyordu...
Elindeki yaftada şu yazıyordu:
<< 4 bin 500 lira maaşa kolaysa gel de sen yaşa!..>>
* * *
Elinden oyuncağı alınmış çocuk gibi öfkelere bürünen, güneş gözlüklerinin siyah camları
gözleriyle birlikte neredeyse yüzünün tamamını götüren minik dudaklı, ufak tefek öteki, İstanbul Türkçesiyle ve nezaketle ‘öfkeleniyor’, slogan atarken bile ‘küçük harfleri’ yeğliyordu.
Elindeki yaftada şu yazıyordu:
<< 5 bin lira maaş + ek mesaiyle kolaysa gel de sen yaşa!..>>
* * *
Ve onlarcası, yüzlercesi, binlercesi ‘ah’ çekerek izliyordu bu manzarayı...
“Esas kolaysa, gelin de siz yaşayınız” dercesine...
* * *
Ülkenin gündemi de çözümdü, barıştı, yakınlaşmaydı yeniden...