PANO
İstanbul’daki “Gazetecilik Sempozyumu”nda Kıbrıslı Rum, Yunanlı ve Türkiyeli meslektaşlarımızla tartışıyoruz saatlerce…
Cumhuriyet’ten yılların gazetecisi Leyla Tavşanoğlu dedi ki; “Siz siyasetçiler gibi sürekli karşı reaksiyon üzerine ve birbirinize yanıt vermek şeklide konuşuyorsunuz. Sürekli ‘Türk’ ve ‘Rum’ olarak konumlanıyorsunuz… Oysa sizin bir Kıbrıslı üst kimliğiniz yok mu!.. Meseleye oradan baksanız ve Türk-Rum ayrımdan vazgeçerek, ortak bir geleceği konuşabilseniz olmaz mı?”
Ah keşke!..
Medyada ‘ortak’ kelimeler arıyoruz, toplumları karşılıklı olarak üzmeyecek!.. “Kapışmayacak” ve Sami Özuslu’nun deyimiyle “sevişecek” kelimeler… Mesela “işgal bölgesi” yerine “Kıbrıs’ın kuzeyi” ya da “Kıbrıslı Türklerin yaşadığı bölge” yazsa Kıbrıs Rum basını kıyamet mi kopacak!.. Ve mesela medyamız, binlerce Kıbrıslı Rum insanın “göç, ölüm, acı” olarak anımsadığı 20 Temmuz’u “Mutlu Barış Harekatı” diye anmaktan vazgeçse… Eğer karşılıklı duyarlılıklarımıza saygı duyacak ve ortak bir gelecek kurabileceksek.
/ / /
İlk seçimde gider misiniz?
- “Getirdiğimiz gibi götürmesini de biliriz..”
Ya da…
- “İlk seçimde gideceksiniz”.
Bu söz güzeldir aslında!..
Demokrasi adına “hesap günü”nü anımsatır, siyasetçilere…
Yurttaşa da “tercih hakkı” olduğunu…
Ama eğer bu söz “toplumsal bir değişim” değil de, “kişisel bir çıkar” ya da “beklentinin” sonucunda “tehdit” gibi kullanılıyorsa, düşünmek gerekir.
* * *
İşçi Bayramı’nda “Biz onların arkasından yürümeyiz” diyen birisi çok düşündürdü mesela beni..
En az bir “bakan maaşı” kadar parayı “emeksiz” kazanıyor ve kendi kurumunda görev yapan “işçilerin” üç kuruşa ezildiğini de “görür gibi yapıyordu” sadece…
Sonra!..
Bir anda “işçi bayramı”nın baş kahramanı oluyordu mesela…
“Peşinden yürümem” dediği insanların da 70’lerden beri o yollarda, hem de baskının dayanılmaz olduğu günlerde yürüdüğünü unutarak..
* * *
- “Getirdiğimiz gibi götürmesini de biliriz…”
Doğru!..
Peki, kimi getireceksiniz yerine?
Niye bu sorunun yanıtını da “mertçe” toplumla paylaşmıyorlar ki!..
Sonuçta, bizim demokrasimizde, siyasi partilerde örgütleniyor yönetim anlayışı, bildiğimiz bir başka yöntem de yok henüz!..
* * *
Sanırım doksan seçimleriydi…
Hani dönemin muhalefeti “beylik” düzenine karşı “güç birliği” yapmıştı!..
Sonra!..
Maaşlar ay sonu ödeniyordu…
Ve bir “değişiklik” yaptı dönemin iktidarı, hem ay sonu ödediler maaşları, hem de “peşin ödemeye geçtik” diyerek, ay başı!..
Sonrasında ne acılar ve ne yokluklar çektiğimizi, hep birlikte yaşadık!..
Ama o gün için pek çokları “mutluydu” belki de…
Gün kurtarılmıştı nasılsa!..
* * *
Başbakan Ferdi Sabit Soyer’e soruyorum, “İlk seçimde gider misiniz?”
- <<…Hiç öyle bir endişemiz yoktur. Kıbrıs Türk halkı değişim sürecini ve yeni döneme dair farklılıkları değerlendirecek demokratik olgunluğa sahiptir. Gerçekçi olmayan söylemlerle yalnızca acının üzerine siyaset yürütülmesini çok yaşadık. Bu halk hangi siyasi partiye mensup olursa olsun, çözüm vizyonunda olduğu için oyunu farklılaştırmasını da bildi. Bugün gündeme getirdiğimiz dönüşüm projelerine öfkeli sesler olabilir, bizim eksiklerimiz ve hatalarımız da elbette vardır; ancak genel doğru ve açılım siyasetindeki kararlık da görülmektedir. Kimi eleştirilerin öfkesel olduğu, kin üzerine inşa edildiği ve yarına dair bir içerik taşımadığını da toplum algılamaktadır.>>
Peki, eğer seçimler normal tarihinde yapılacaksa, yani 2010’da… Yeni seçimlere “Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti” çatısı altında mı gideceğiz?
İşte Başbakan Soyer’in yanıtı:
- <<…Bizim isteğimiz, hedefimiz 2008 sonuna kadar çözüm yönünde çok önemli adımlar atmaktır. Bütünlüklü çözüme ulaşmak elbette bir hedeftir, bu hedefe bir yıl içerisinde ulaşır mıyız, bilemem. Ama Avrupa Birliği’nin de örneğin bir takvimi vardır ve örneğin, 2009’da Türkiye için bir karar verilecektir. Avrupa ve uluslar arası arenadaki ortam da Kıbrıs’ta çözümün zorunlu olduğunu bize gösteriyor. Eğer Kıbrıs sorunu çözümlenirse ve bir seçime, yeni bir Kıbrıs’ta gideriz, bu elbette bizi çok daha mutlu edecektir.>>