|
Bir okul… Yedi, sekiz, dokuz, on yaşında öğrenciler… Ve tam günlük bir eğitim programı… * * * Sabah kahvaltılarını hep birlikte yapacak öğrenciler, sonra gazete okuyacaklar!.. Her sabah gazeteleri yorumlayacaklar, birlikte… Bilgisayarla çalışacak, konferanslara katılacaklar… Öğleden sonra seramik sanatını izlemeye gidecekler örneğin!.. Denize girecek, kumdan kale yapacak, doyasıya eğlenecekler. Kıbrıs müzikleri dinleyerek, bulmaca çözecekler… Kitap okuma saatleri olacak düzenli… Ledra Palace’da gözlem gezisine katılacak, Lokmacı’da yürüyecek, Barış Gücü askerleriyle tanışacaklar hatta… Kedi bakımını öğrenecek, Kanser Vakfı’nı ziyaret edecek, tiyatrocularla rol kesecekler… Ve her gün akşama kadar sürecek eğitim!.. Her gün spor, sanat, gözlem, gezi, kitap, bilgisayar… * * * Bu okul bir “yaz” okulu!.. Bu program da bu “yaz okulu”nun programı… Evet, “devlet”te değil elbette… Ama bu yaz okulunun, bu yaz okullarının “organizatörü” devletimizin öğretmenleri yine… * * * Peki neden “özel” de oluyor, hem de aynı “eğitimciler” tarafından hem de çok daha az imkanlarla üstelik, ve neden olmuyor devlette? * * * Birincisi, eğer aynı programı hem de “tam gün” devlette uygulamak isteseniz “altyapı yeterli değil” denir mutlaka, yine aynı eğitimciler tarafından üstelik!.. Müstakil evde ya da bir apartman dairesinde yeterli olur ama koskoca okullarında devletin yeterli olmaz. İkincisi, “ek ücret” istenir!.. Bu “ek” ücreti ödeyecek parası yoktur bu “fakir” devletin! Peki, bu ek ücret aynı “yaz okulu”ndaki gibi “veliler” tarafından ödense!.. O zaman “ülkemizde eğitimin ücretsiz” olduğu anımsatılır, sosyal devlet felsefesi yapılır birbirinden güzel cümlelerle ve “yaşasın parasız eğitim” sloganı atılır. * * * İşte ülkemizdeki eğitim gerçeği budur!.. İşte ülkemizdeki “yönetim” gerçeği budur aslında… “Yaz okulu”nu ayakta tutan ve en zengin, en yaratıcı programlara imzasını atabilen o en yetenekli öğretmenlerimiz… “Kış okulu”nda olabildiğince ruhsuz, sıradandır nedense… Eğitim “çarpık bir sendikal” anlayışın esiridir çünkü… Kamu, esirdir aslında, tümden, bu anlayışa… Ama yalnızca ‘devlette’… Özelde değil… * * * Yaşasın yaz okulu!.. Yaşasın aynı sendikaların, aynı üyelerinin ve devlet okullarımızın öğretmenleri ile PARALI, TAM GüN eğitim!.. * * * Hade bakalım, kızınız yine bana, aslında sizi sevmiyorum diye!.. Böylece “kendi gerçeğinizi” görmezsiniz hem… Başınızı sokunuz kuma!.. Ve “suçlu sistem” deyiniz… Ben de hemen yazayım o çok doğru cümleyi: “Unutmayınız, aslında sistem, SİZSİNİZ!”
Usandım, usandık!..
Grev muhabbetinden sıkıldım açıkçası!. Toplum da öyle. Çok açık seçik biliniyor ki, parasını almayan yok. En üst düzeyde hukuki görüş de diyor ki, yasal düzenlemenin mevcut halinde yazanlar, her sene kıdeminin üst noktalarına gelen onbeş yirmi öğretmenin fazlada yüz lira alması için de yeterli…
Peki daha ne? İnceldiği yerden kopsun artık… Çocuklar motivasyonu kaybetmiş zaten; devlet okullarından kaçan kaça, eğitimin “kesintisiz” zamanında neler yaşandığı da ortada… * * * “Hükümetler ve siyasiler suçlu” demek işin sonucu!.. Ve kolayı… Topu kendi ayağınızdan bir başkasına atmak sadece.. Çünkü, siyasi partilerimizi ve hükümetleri oluşturan yapı; sivil toplumdan çıkıyor genelde… Çoğunlukla sendikalardan… Derneklerden, örgütlerden, kurumlardan… Eğer birileri hesap soracaksa, bugünkü hükümete “insan kaynağı” yetiştiren “eğitim sendikaları”na sormalı önce… Bu hükümetin eğitim politikalarını belirleyen kimler? Öğretmen sendikalarımızın eski başkanları, sekreterleri, yöneticileri değil mi? O zaman!. Demek ki, bu örgütlerimizin önce kendileri yapmalı özeleştiri… Sen, hem kendi “insan kaynağını” eğitimi temsil etsin diye bir üst kuruma yani hükümete göndereceksin, hem de bağıracaksın sonra… Yok!.. Veliler bağırsın bence… Ve öğrenciler… - “İşte sizin içinizden yetişen kadrolar…” Hem kendi kadrolarını yönetime yerleştir; bakan yap, müdür yap, müsteşar yap!.. Bir de ondan sonra her gün bağır, eğitimi kesintiye uğrat… Bitmek bilmez “pazarlıklar”a öğrenciyi ve geleceğini mahkum et… * * * Usandım!.. Usandık!.. USANDIRDILAR….
Güvercinler hep beraber güneşi taşıyıp kırmızı ayaklarında uçabilirler. Durdurmaz onları demir ve duvar. Güvercinlerin yumuşak kanatları var. Ve kanatlar Şimdi burda, şimdi damın üzerinde. İnsanların kanatları yok İnsanların kanatları yüreklerinde.
Dört güvercin güneşe varmak için yıkandı, uçtu sudan.
Nazım Hikmet. Ran İSTANBUL. TEVKİFHANESİ. 1938
Personel seçimi nasıl yapılır?
Bir odaya 100 kadar tuğlayı belli bir şekilde dizili olarak bırakın. Daha sonra odaya 2 veya 3 aday gönderin ve kapıyı kapatın. Onları kendi hallerinde bırakın ve 2 saat sonra odaya giderek durumu analiz edin.
Eğer ... 1. Tuğlaları sayıyorlarsa Muhasebe bölümüne. 2. Tuğlaları saymışlar ama tekrardan sayıyorlarsa Denetçiler bölümüne. 3. Tuğlaları odanın her yanına saçmışlarsa Mühendislik bölümüne. 4. Tuğlaları garip bir düzende sıralamışlarsa Planlama bölümüne. 5. Tuğlaları birbirlerine atıyorlarsa Operasyonlar bölümüne. 6. Uyuyorlarsa Güvenlik bölümüne. 7. Tuğlaları parçalara ayırmışlarsa Bilgi teknolojileri bölümüne . 8. Boş boş oturuyorlarsa, İnsan kaynakları bölümüne . 9. Bir çok farklı kombinasyon denediklerini söylüyorlar, ama bir tuğlayı bile yerinden kıpırdatmamışlarsa Satış bölümüne. 10. Odada değillerse Pazarlama bölümüne. 11. Camdan boş boş dışarı bakıyorlarsa Stratejik planlama bölümüne. Ve son olarak..... 12. Birbirlerine bir şeyler anlatıyorlarsa ve tek tuğla bile yerinden oynamamışsa, onları tebrik edin ve üst yönetime yerleştirin... * * * (Peki, odaya girdiğiniz grev yapıyorlarsa?)
[teşekkürler deniz]
Sarı lira gibi ömrümüz
"yaşamak değil, beni bu telaş öldürecek" dediği gibi şairin,
o telaşla bırakın Girne yolunda ılık rüzgarlara taratmayı saçlarınızı,
sevdiğimizle doyasıya bir sohbet bile edemedik biz...
gözümüz saatte söyleştik hep,
koşuşur gibi seviştik,
yarışır gibi çalıştık.
Hep yetişilecek bir yerler vardı,
Aranacak adamlar, yapılacak işler...
Bir sonraki günün telaşı bir öncekinin terine bulaştı,
başkalarının hayatı bizimkini aştı.
Kör karanlıkta çalar saat sesi yerine,
kuşluk vakti kızarmış ekmek kokusu
veya yavuklu busesi ile uyanma düşlerini hababam erteledik.
20'li yaşlardayken 30'lara kurduk saatin alarmını,
30'larımızda 40'lara, belki sonra 50'lere...
Lakin öyle yanlış kurgulanmış ki hayat,
kuşlukta uyanma fırsatını sunduğunda size,
artık uyku girmez oluyor gözlerinize...
Doyasıya söyleşmek,
telaşsız sevişmek için bol zamana kavuştuğunuzda,
söyleşecek, sevişecek kimsecikler kalmıyor yanınızda...
Özenle yarına sakladığınız bir sarı lira gibi ömrünüz
vakti gelip sandıktan çıkardığınızda
bir de bakıyorsunuz ki
tedavülden kalkmış....
(YAZARI BİLİNMİYOR)
[teşekkürler nez]
Onlar çok şükür ki daha çocuk
ÇOK SEVERİM
Olmalı mı olmamalı mı
Olmalı mı olmamalı mı Yoksa hiç değişmemeli mi Ama ben değişmezsem, Ben olamam ki
Görmeli mi görmemeli mi Yoksa hiç bakınmamalı mı Ama ben bakınmazsam, Hiç göremem ki
Sevmeli mi sevmemeli mi Yoksa hiç beğenmemeli mi Ama ben beğenmezsem, Hiç konuşmam ki
Bilmeli mi bilmemeli mi Yoksa hiç öğrenmemeli mi Ama ben öğrenmezsem, Hiç olamam ki
Bülent Ortaçgil
|