|
BELÇA örneği ve anlayış ve ‘domuzcuklar’
BELÇA isimli işletmede yaşananlar, kimi kavramları da yeniden toplumun gündemine taşıdı… “Muhalefet”in ya da “talep etmenin” ne kadar kolay ama “yönetim becerisi”nin ne kadar zor ve farklı olduğunu gösterdi, hepimize… Örneğin Maliye Bakanı’nın karşısında, şu anda BELÇA çalışanlarının sahip olduğu hakların “iki katına” sahip olan sendikacılar, “bir o kadar daha” isterken; işveren gömleğini giydiklerinde “bambaşka” olabiliyorlar!.. Bu kez, mesela 2 bin lira maaşı çok görüyorlar insanlara da “% 30 kesinti yapalım” diyor, “iş azlığı”ndan kimilerini de “kapı önü”ne koyuyorlar… Çünkü biliyorlar ki “kasaya giren para”dan daha fazlası “kasadan çıkarsa”, batacaklar! Çünkü kendi işyerlerinde “bütçe” hassasiyetleri var!..
* * * Hasan Hastürer’in Cuma günkü yazısını okuyorum ve diyor ki: <<… BELÇA ile devlet kuruluşlarını karıştırmam. BELÇA, kendi kendine yetmek zorundadır. BELÇA'yı oluşturan sendikaların hükümetle pazarlık aşamasında istedikleri aynen BELÇA'da uygulanmayabilir. Neden? BELÇA'nın sıkıştığında avuç açacağı "Anavatan Türkiye'si" yok. BELÇA, bir devlet kuruluşu değildir. Kendi yağı ile kendi ciğerini kavurmak zorundadır…>> İyi de sevgili hocam, eğer adına “devlet” denen organizasyon da “kendi yağıya kendi ciğerini” kavurmayacak ve durmaksızın “sıkışarak” el açacaksa Türkiye’ye… İşte o zaman, nasıl yöneteceğiz kendi kendimizi? Devlet “kendi kendine yetmek zorunda değil” mi yani? Yani, “sınırsız” ve “hesapsız” talepler sonucu “para” istemek zorunda kaldığımız Türkiye’nin ağzına, kendi elimizle mi veriyoruz düdüğü!.. Ve sonrasında kontrolsüz bir nüfus akışı… Ve sonrasında her köye önce camii, önce bayrak… Ve sonrasında, siyasi müdahale… Ve sonrasında “ama sizi biz kurtardık..” Diyorum ki hocam, keşke, “devlet”i ya da “hükümet”i de “Nasıl olsa Türkiye var” gibi görmesek ha!.. Kendi kendine “yetmesi” gerektiğini hesaplasak!.. Yani keşke, “deniz olmasa” devletin malı da azalsa biraz, domuzcuklar!...
Yeter ki ‘Kıbrıs’ anlaşsın!
Avrupa Birliği’nin Genişlemeden Sorumlu ismi Rehn, “Kıbrıs’ta iki toplumun anlaştıkları her türlü çözümü kabul ederiz” mesajını verdi. Kıbrıslı liderler açısından, önemli ve ‘cesaret verici’ bir açıklama bence… Eğer aynısını ‘garantör’ devletler de yapsa… Yani Türkiye, Yunanistan, hatta İngiltere. Onlar da açık açık beyan etse ve diyebilse ki, “Kıbrıs’taki tarafların anlaştıkları her türlü çözüm, kabulümüzdür…” Yani, ‘çözümün anahtarı’nı tamamen adanın gerçek sahiplerine bıraksa, tüm ilgili taraflar… Çok daha güçlü oturacak liderler masaya, çok daha rahat!..
Altın kalem
Hemen herkes, bulunduğum her ortamda soruyor: - “Bir sonuç bekleyelim mi?” Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik görüşmeler sürerken, belli ki toplum, ne kadar umutlu ya da istekli olsa da, ‘kendine güvenini’ yitirdi önemli oranda… Ya da çözüm sürecine güvenini yitirdi… Gözlerinizin içerisine bakıyor insanlar ve adeta yalvararak diyor ki, “Ne olur BU KEZ OLACAK de..” Şimdilik ‘umut etmek’ dışında, çok net bir tablo yok karşımızda… Çünkü ne yazık ki, toplumlar da henüz ‘çözüm’e odaklanmış değil. Çözüm ve barışma süreci dışında gündemlerin peşinde koşuyor, yaşamın aslında ‘yalancı baharlarına’ sığınıyor, bu iklimin devamı için çırpınıyoruz. * * * Ve Hristofyas, yeni bir görüşmenin başlangıcında “altın kalem” armağan ediyor, yoldaşı Talat’a… Eğer o kalem bir ‘çözüm’e imza atmazsa, neye yarar ki ‘altın’ oluşu?
İşi bilmek yetmez!
CocaCola'nın pazarlama temsilcilerinden biri Ortadoğu'daki görevinden büyük bir hayal kırıklığıyla dönmüş.. Niye başarılı olamadığını da arkadaşlarına anlatmış… "Beni Ortadoğu'ya ilk gönderdiklerinde iki sorun vardı.. Ben Arapça bilmiyordum. Halkta da okuma yazma öyle yüksek değildi... Bu yüzden onlara vermek istediğim mesajı yan yana 3 resim halinde düzenledim. Birinci resimde bir Arap… Çölde kumların üstünde sürünüyor, susuzluktan kavrulmuş, ölüyor.. İkinci resimde kumlar arasında bulduğu CocaCola'yı içiyor.. Üçüncüde adam dipdiri.. Ayakta.. Canlı ve neşeli.." - "Ee.. Harika fikir.. Anlamadılar mı?.." - "Anladılar tabii. Sorun da bu.. Araplar sağdan sola okurlarmış meğer!.."
[teşekkürler Arif Albayrak]

EN İYİ BUĞDAY
Her yıl yapılan "en iyi buğday" yarışmasını yine aynı çiftçi kazanmıştı. Çiftçiye bu işin sırrı soruldu. Çiftçi: -Benim sırrım, kendi buğday tohumlarımı komşularımla paylaşmakta yatıyor, dedi. -Elinizdeki kaliteli tohumları rakiplerinizle mi paylaşıyorsunuz? Ama neden böyle bir şeye ihtiyaç duyuyorsunuz? diye sorulduğunda, -Neden olmasın, dedi çiftçi. -Bilmediğiniz bir şey var; rüzgâr olgunlaşmakta olan buğdaydan poleni alır ve tarladan tarlaya taşır. Bu nedenle, komşularımın kötü buğday yetiştirmesi demek, benim ürünümün kalitesinin de düşük olması demektir. Eğer en iyi buğdayı yetiştirmek istiyorsam, komşularımın da iyi buğdaylar yetiştirmesine yardımcı olmam gerekiyor.
Marifet kendi buğdayını yetiştirirken gösterdiğin özende...! bilgide, birikimde...! * * * Lütfen ders alalım, bencillikten kurtularak, paylaşmasını bilelim!..
[teşekkürler Umut]
Fuhuşa suçüstü!
Lapta’daki bir otelde, polis, ‘ihbar üzerine’ FUHUŞ sırasında yakalamış, iki kadını!.. Suçüstü!.. Fuhuş yasak ya memlekette (!) Mahkemeye çıktıklarında anlaşılmış ki, adaya, “eğitim amaçlı” olarak giriş yapmışlar. Eğitimden sayılır mı, bilemem, ama… Bu iki kadın eğer gitse, bir ‘gece kulübü’nde yapsa aynı işi; hiçbir sorun olmazdı herhalde… ‘Patronlara’ çalışmıyorlar da ‘kendi namlarına’ ya!..
|