Cezaevi
Merkezi Cezaevi'nin "altının üstüne gelmediği" zaman yok, son dönemlerde!..
Çünkü "doldu taştı" fazlasıyla!..
Mutlaka ki "otorite" zaafı da vardır, bu kadar olay yaşandığına göre…
Bir de, çalışma disiplini ya da süresi açısından laçkalık!..
Sistem de 'sistemsizlik' muhtemelen!..
* * *
Çok tartışırız bunları ...
Ama kanımca, ilk yapılması gereken, yurt dışından gelerek "suç işleyenlerin", cezalarını da "kendi" ülkesinde çekmesidir…
Bu uygulansa, hem 'boşalır' cezaevi, hem de onca "adli" vakada çektiğimiz cezayı, bir de "mahkumiyet" aşamasında yaşamayız!..
Suç işlerken de derdi bize, ‘cezasını’ çekerken de mi?
Niye iade edilmiyor, tüm suçlular, niye ‘mahkumiyet’ herkesin kendi ülkesinde olmuyor, anlamıyorum gerçekten de...
Ankara’da bir araç!
Ankara’dan bir dostumuz çekti, gönderdi fotoğrafı...
Aracın sahibi kim, bilmiyoruz...
Mesajı gönderen arkadaşın bildirdiği tek detay, “dikiz aynası” altında, bir de UBP amblemi olması!..
Ama plakadaki KKTC Meclisi amblemi hemen dikkat çekiyor!..
Anlayacağınız, iyice “entegre” ettik, Ankara ile Lefkoşa’yı artık!..
06 Ankara plakalı Mercedesler de “milletvekili” forsuyla dolaşıyor!..
Ankara’da üstelik...
Ne fors ha!..
‘Özgür’ basın (!)
Kaç gündür 'kıyametler' kopuyor, kimi medyada!..
Ve kendilerini "çağdaş" gören kimi "siyasilerin" demeçlerini de "ağzım açık" izliyorum açıkcası…
Bir başka coğrafyada, hele de "basın özgürlüğüne darbe" diye yapılan bu tartışmaya gülerler!..
Tam da "ağlanacak halimize" hem de!..
Tüm uluslararası konferanslarda bas bas bağırırlar, basın özgürlüğü önündeki en önemli engel, "devletin basını satın almasıdır…"
Oysa bizde..
Adlarına "muhalif" diyenler, "devlet"ten hem de ana malzeme “haber” için "para yardımı" talep ediyorlar!..
Dahası, yardım da değil, "Yayınlayacağımız haberin parasını siz ödeyiniz" diyorlar!..
Yani "ana hammaddemizi bizim adımıza satın alınız" bunun adı!..
Konuşulan para da, hepsi, bir "muhabir" maaşı kadar değil!..
Neredeyse baştan aşağı tüm gazeteyi "dolduracak" haberin parasını, "devlet"ten istiyor "özgür" basın!..
Ne güzel ha!..
Aç dükkanı, "sermayeyi" devlet ödesin, sen de "gazetecilik" yap!..
Devlet "sermaye" vermezse de, yandı gülüm keten helva!..
Elden gitti "özgür" basın!..
Oh ne ala ?!
[Bir not: Devlet eliyle gazeteye verilen reklam ya da sponsorluklar için, Gazeteciler Birliği'ne de devletin ilgili birimlerine de önerimizi ilettik, YeniDüZEN olarak!.. Devlet - Medya arasındaki her türlü para ilişkisi, ölçülebilir kriterlerle olmalıdır mutlaka!.. Yoksa… Ne özgür basın olur, ne de kurumsallaşmış bir medya!..]
Asbest!. Ve bir örnek
Dudaklarımıza ‘zehir’ taşıyan kanallardır, “asbest” borular...
“Amansız hastalık” diye başlayan her “ölüm” ilanında, bunca yılın ihmali yeniden gelir gözümün önüne ve “kader” değil “sorumsuzluk”dur derim !..
* * *
Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (IARC), her yıl dünyada kanser yapıcı
maddeleri düzenli olarak özelliklerine göre gruplara ayırıyor.
Birinci sırada, hangisi var, bilir misin?
ASBEST !..
Ajansın kanserojen maddeler listesinde asbest maddesi, "kesin kanserojen" tanımlanması ile sınıflanıyor...
* * *
Şimdi bu yazının devamını dikkatle okuyunuz lütfen!..
Girne’de, 2006’nın son aylarında, Avrupa Birliği ile ortak bir proje çalışması yapıldı.
Proje, asbest su borularının değiştirilmesini içeriyordu.
Ve Girne’de, tam 75 kilometre uzunluğunda asbest boru olduğu belirlendi.
İki hafta önce Avrupa Birliği’nden haber geldi:
“29 kilometreye kadar olan boruları değiştirmeye hazırız..”
Girne Belediyesi yeniden bir değerlendirme yaptı...
Ve tüm şehirde, toplamda sadece 26 kilometre asbest boru kaldığı görüldü!..
Yani “Nasılsa Avrupa’dan para gelecek” diye boş durmadı, Girne Belediyesi...
Bu süre içinde, asbest boruların büyük çoğunluğu değiştirildi. Şimdi, geriye
kalanlar da değişecek....
* * *
Sürekli “olumsuz” örnekleri veriyoruz ya...
Böylesi ‘örnek’ bir çalışmayı da yazmak istedim.
Teşvik etmek için..
Tüm şehirlerimizi, tüm yetkilileri...
Ve Girne Belediyesi’ni kutlamak için...
En önemli hizmet ‘toplum sağlığı’nı korumaktır çünkü....
İnsanlık
- Anne, yaralı galiba öldü! -
Sevgili Cenk,
İki yıl önce İstanbul’da otobüsle Kadıköy’e giderken yolda sıkışıp kalan bir ambulans gördüm.
Bir süre önlü arkalı ilerlerken ambulans trafiğin ortasında sıkışıp kalmıştı 10 dk sonra ambulans şoförü sıkıştığı yerden
çıkamayacağını görüp arabadan aşağıya indi ve bir sigara yakıp bağırarak hasta öldü yapacak bişey yok dedi.
O gün kötü bir sabahla başlamıştım İstanbul’daki günüme ve şükretmiştim allahıma “İyi ki Kıbrıs’ta yaşıyorum ve iyi ki bizde buradaki gibi insanı öldüren bir trafik yok” diye.
Bugün sabah kızımla Hamitköy’deki evimizde çıkıp okulumuza giderken benzeri bir olay yaşadık.
Hayal kırıklığı, üzüntü kaygı bir sürü duyguyu aynı anda yaşadım bu sabah memleketimde.
SOS 'in önünde sıkışan ve acı acı bağıran bir ambulans .
Bize ne oldu? Bu kalabalık ne ? Bu arabalar?
Bu kamyonlar ne? Nereden gelip nereye gidiyorlar?
Yol vermeye çalışan arabalar vardı gözlemlediğim ama nereye kaçsınlar ki banket yok kaçacak yer yok .
Yolları yapanlar hiç mi düşünmediler acil durumları. Hiçbir yerde başka bir B Planımız yok mu ?
Ne olacak bize o ambulansın içinde biz de olabiliriz çocuğumuz, anamız babamız.
En acısı da sabah arabada olan kızımız söylediği sözler '' Anne sanırım içindeki yaralı öldü''.....
FİLİZ UZUN HERSEK
Türk Maarif Koleji’nden bir mektup
Türk Maarif Koleji müdüründen dün bir açıklama geldi!..
Bayram tatilinin ardından, ‘cuma’ günü (güya) okul vardı ya!..
Ve velilerin şikayetini kaleme almıştık “Devletin belirlediği takvime saygı duyduğumuz ve çocuklarımızı okula gönderdiğimiz için mağdur olduk...” diye.
Çünkü, kimileri okuldan aranmış, çocuklarını geri almak, aramak zorunda kalmışlardı.
Ders yapıl(a)mamıştı!..
* * *
Okul müdürü Fehmi Tokay, diyor ki yazısında, “Gazetelerimizde yayınlanan pek çok haberde olduğu gibi, maalesef bu haber de araştırılmadan - doğrulatılmadan ‘çamur at izi kalsın’ anlayışıyla yazılmıştır.”
Aman müdür bey, gazetelere karşı bu kadar da ‘ön yargı’ içerisinde olmayınız.
Üstelik bir ‘kamu görevlisi’ olarak hakkınız da yok böyle yorum yapmaya, medyayı ‘çamur’la bulamaya...
Bizi arayan velilerden örneğin biri diyor ki, “Çocuğumun sınıfında 13 öğrenci vardı, beni aradı, gel anne ders yok, gittim çocuğumu okuldan aldım...”
İsyan eden ‘veli’, gazete ya da gazeteci değil yani; biz, onların sesini yansıtıyoruz sadece...
Bu insanlar ‘yalan’ mı söylüyor acaba?
En azından, arayan, ismini veren velilere, güven duydum ben!..
Ha sizce ‘çamur’ atıyorlarsa, bilemem...
Siz diyorsunuz ki, “Türk Maarif Koleji'nde hiçbir dönemde okul idaresinin velileri arayıp
çocuklarının aratılması gibi bir uygulama asla olmamıştır.”
Doğrudur hocam, belki olmamıştır!..
Ama ders olması gereken bir günde.. Tek çocuk da olsa sınıfta on çocuk da... Eğer o gün ‘okul’ varsa... Ve eğer bir öğrenci, velisini arayarak, “anababa gel beni okuldan al, ders yok” diyorsa... Siz değil de öğrenci arıyorsa yani... “Öğrencinin keyfine” mi kaldı bu iş?
Vardır mutlaka bir hikmeti!..
Ve merak ediyorum gerçekten de, kimdir bunun sorumlusu?
Gazeteler mi? Gazeteciler mi yoksa?
Ve sonuçta, çocuğunu okula gönderen veli “enayi” olmuyor mu bu durumda?