2008 yılının başlarında Kıbrıs Rum toplumu lider değiştirirken, Türkiye de yeni bir siyasi kriz içine sürüklendi. 2007 seçimlerinden üstün bir başarı sağlayarak çıkan AKP’yi kapatmak üzere Yargıtay Başsavcılığı harekete geçti ve sandıkta yenilmeyen AKP’yi yargı yoluyla dize getirmek için düğmeye bastı. Bu da ülkeyi, 1950’li yıllardan 1990’ların ortasına kadar hüküm süren ve artık kapandığı sanılan döneme geri götürdü. Devlet elitleri halk iradesine dayanarak hükümet eden siyasi elitlere saygı duymayacaklarını bir kez daha gösterdiler. Yapay bir “Cumhuriyet korkusu” yaratarak demokrasiye sırtlarını dönme konusundaki kararlılıklarını yeniden sergilediler. Bunu yaparken de ülkenin istikrarını, ekonomik gelişimini ve Avrupa Birliği üyelik sürecini tehlikeye atmaktan çekinmediklerini gösterdiler.
Demokrasi kavgasından çok, elitler-arası bir kavgayla karşı karşıyayız aslında. Devlet elitleri ile siyasi elitler arasında süren bu mücadele, çok-partili döneme geçildiği 1950 yılından itibaren devam ediyor olmasına karşın, maalesef topyekûn bir demokratikleşme sürecine bir türlü girilemedi. Nitekim AKP de kendini koruyup hayat-ı idame etmeye demokrasinin yerleşmesinden daha çok önem veriyor.
Bu sürecin Kıbrıs görüşmelerini olumsuz yönde etkilediğine kuşku yoktur. Türkiye’de Kıbrıs sorununun çözümü doğrultusunda ortaya irade koyan tek siyasi parti olan AKP’nin böyle bir duruma düşmesinin elbette olumsuz yansımaları olacaktır.
Ne var ki, Türkiye’de hüküm süren kriz ortamını ileri sürerek Kıbrıs’ta çözümün olamayacağını söylemek kanaatimce doğru değildir. Şunu unutmamak gerekiyor ki, 2004 yılında AKP’nin Annan Planını kabul etmesi Kıbrıs Türk toplumunun bu çözüm planına sahip çıkmasıyla gerçekleşmişti. Bugün de “yaralı” AKP’nin çözüme yönelmesi, Kıbrıslı Türklerin toplum olarak çözümden yana tavır koymalarıyla gerçekleşecektir. Kıbrıslı Türkler Türkiye kamuoyu nezdinde çözümü “meşrulaştırma” işlevine sahiptirler. Bu hiç bir zaman unutulmamalı.
Ayrıca içinden geçilen kriz göstermiştir ki, Türkiye AB yolunda ilerlemeden demokratikleşme sürecini tamamlayamayacağı gibi, halk desteği ne kadar büyük olursa olsun, AKP’nin kendi varlığını koruması da zor olacaktır. Kıbrıs sorununun çözümü Türkiye-AB ilişkilerinde bütün zorlukları ortadan kaldırmasa da, üyelik sürecine olumlu katkılar sağlayacağından, Türkiye’de çözüm yanlısı geniş bir kesimin olması doğaldır. Bu da, AKP’nin kapatma davası nedeniyle Mehmet Ali Talat’a bugüne kadar verdiği siyasi destekte bir azalma olursa, başvurulacak önemli bir destek kaynağıdır. Türkiye kamuoyundan gelecek destek, bürokrasiden gelmesi muhtemel baskılara karşı dalgakıran işlevi görebilir. Bu durumda Kıbrıs Türk liderliği bir yandan Kıbrıs Rum tarafı ile müzakere ederken, diğer yandan da sistematik olarak Türkiye kamuoyuna çözümle beraber elde edilecek kazanımları anlatmalıdır.
Bu noktada Dimitris Hıristofyas’a çok önemli görevler düşmektedir. Kıbrıs sorununda çözümsüzlüğün adresi olarak Türkiye’yi göstermeyi bir kenara bırakarak çözüm konusundaki ısrarını daha ileri taşımanın yollarını aramalıdır. Bunu yaparken çözümü “Kıbrıslılar tarafından Kıbrıslılar için” gibi bir formülle ifade etmesi, kulağa hoş gelse de, Türkiye’yi dışlayan çağırışımlar içermektedir ki, bu, bazı kuşkulara yol açtığı kadar, Kıbrıs Türk barışseverlerinin barış vizyonuyla ne teoride, ne de pratikte örtüşmektedir. Kıbrıslı Türkler “ya Kıbrıslı Rumları, ya da Türkiye’yi seçmek” gibi bir ikilem içine çekilmemelidirler. Çünkü Kıbrıs’ta çözüm Türkiye’yi dışlayarak değil, Türk, Yunan ve Kıbrıs halklarının çıkarlarını koruyarak gerçekleştirilecektir. Gerçekten yeni bir tarih sayfası açılmak isteniyorsa, Dimitris Hıristofyas çözüm vizyonuna Türkiye’yi de entegre etmelidir.