Farklılığın Siyasallaşmasına Karşı Siyasetin Farklılaşması
Yeni Bir Siyaset Anlayışına Doğru
Modernite bir bakıma siyasetin, dolayısıyla da siyasanın (devletin) kültür (ulusal) üstünden meşrulaştırılmasıdır. Bu, onun ileri yüzünü olduğu kadar, geri yüzünü de oluşturacaktı. Geleneksel dönemde siyasetin Kuvvetten ve Tanrıdan gelen meşruiyetine karşı, modernite “Tanrı iradesi” yerine halk (yurttaşlar) iradesini koymuş ve siyaset ile siyasanın meşruiyetini halk iradesinde aramaya yönelmiştir. Bundan böyle, devletin meşruluğu halkın egemenliği (ulus) üstünden sağlanacaktı. Bu büyük dönüşümle birlikte, halkın (ulusun) kim olduğu haliyle büyük önem kazanmış oldu. Tam da bu nedenden ötürü milliyetçilik akımlarının temel işlevinden biri, ulusu tanımlamak pratiği olarak gelişti. Devlet bir ulusa (halk egemenliğine) dayanıyorsa, ulusu kimlerin teşkil ettiği de ister istemez son derece önemli bir soru haline gelmişti. Bu tarihi kavşakta etnik, dinsel, dilsel vb. verilere yeni bir röl biçiliyor ve ulusun tanımlanmasında yardımcı unsurlar olarak devreye sokuluyordu. Ulus bir kez tanımlandıktan sonra, modern devlet de varlığını meşrulaştıracak halkına (halk egemenliğine) kavuşmuş oluyordu.
Bu sürecin çok-çeşitli olduğu ve farklı ülkelerde farklı deneyimler içerdiği bilinen bir olgudur. Ancak değişik yöntem ve deneyimlere karşın, ulusların oluşum süreçlerine ortak olan unsurlar da yok değildir ve bunlardan biri de Farklılıkların Siyasallaştırılmasıdır. Etnik köken, dil, din gibi farklılıkların siyasallaştırılması, modern ulus-devletin doğuşunda vardır.
Ne var ki, Kralların ve Padişahların egemenliği yerine halk egemenliğini yerleştiriken ilerici olan bu olgu, siyasi pratikler bakımından son derece gerici de olabilmiştir ve en faşizan siyasi pratiklerin bile aklanmasına yaramıştır. Siyaset meşruiyetini ulustan alınca, ulusal kültür ve ulusa yapılan göndermeler, örneğin “ulusal çıkarlar” kavramında olduğu gibi, en totaliter siyasi pratikleri bile aklamaya yetmiştir.
Modernitenin homojenleştirici ve “Aynının despotluğuna” dayanan bu yapısına karşı Postmodernizm -çoğu zaman haklı nedenlerle- meydan okurken, Farklılığın Siyasallaşmasından uzaklaşamadığı gibi, burada da Farklılığın Siyasallaşması bütün hızıyla devam etmiştir. Kimlik hareketleri, ki bunlar da modernist anlayışta rastladığımız siyasetin kültür üstünden meşruiyete kavuşturulması anlayışının bir benzeridir- bu olgunun en açık örneklerini oluşturuyor.
Sonuç olarak modern aklın “tek-cemaatli ulus” anlayışı yerine postmodernizmin ileri sürdüğü “çok-cemaatçilik” de, siyasetin kültür (farklılık) üstünden meşruiyete yönelmesi olgusunu aşabilmiş değildir. İster “Aynının despotluğu”, isterse “Farklılık fetişizmi” olsun, her iki kürede de siyaset ile kimlik (kültür) ele ele gidiyor.
Oysa günümüz dünyasının sorunlarına çözüm bulabilmek için siyaseti kültür-referanslarından mümkün olduğunca arındırmak ve onu sadece “kendisine” indirgemek gerekiyor. Bir siyaset pratiği, meşruiyetini sadece yapmayı vaat ettiği şeyi yaptığı yerden almalıdır. Örneğin yurttaşlara refah, demokrasi, insan hakları, eşitlik ve barış vaat ediyorsa, bunları gerçekleştirdiği oranda meşru sayılmalıdır.
Şimdi bu teorik değinmeleri Kıbrıs özeline indirebiliriz. Kıbrıs Türk toplumunun çözmek zorunda olduğu iki temel soruna el atalım: 1) Kıbrıs’ta kalıcı bir barış için Kıbrıs ülkesinin siyasi birliğini sağlamak, 2) Kıbrıs’ın kuzeyine yerleşen Türkiye kökenli nüfus ile barışık yaşamak...
Birinci sorunu çözmek için “Aynının despotluğu” anlamına gelen bir “Kıbrıs kimliği” peşinde koşmak nasıl hiç bir işe yaramıyorsa, Türkiye kökenli nüfus karşısında da bir “Farklılık fetişizmine” kapılmak sorunlara yanıt oluşturmaz. Her iki amaç bakımından da siyasetin farklılışması ve kültürel referanslardan uzaklaşması şarttır. Bu konuyu işlemeye devam edeceğiz.