Tüm ülke Türk Silahlı Kuvvetlerinin kuzey Irak’taki bölücü Kürdistan İşçi Partisi (PKK) çetesinin inlerine yönelik kara operasyonuna odaklanmış iken, sanki yangından mal kaçırıyor gibi, 15 günlük inceleme süresinin bitmesine daha dört gün varken Cumhurbaşkanı Abdullah Gül üniversitelerde kız öğrencilerin türban veya başörtüsü ile derslere katılmalarının yolunu açacağına inanılan anayasa değişiklik paketini onaylayıverdi… Aynı sıralarda Çankaya tepesinin eteğindeki Türkiye Büyük Millet Meçlisi’ndeki bir komisyonda ise tüm kamu personeline yüzde 2 zammı yeterli bulan iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) milletvekilleri, el çabukluğu ile Sosyal Sigorta Kurumu yasa tasarısına bir cümle ekleyerek kendilerine ve emekli milletvekillerine yüzde 14 zam sağlamaya çalışıyorlardı…
Ne ala değil mi? Kamu emeklisine 500-800 YTL emekli maaşı, milletvekili emeklisine 5000 YTL, halen görevde olana 12000 YTL maaş… Ne demişler, bal tutan parmağını yalar. Utanma da kalmadı artık. Doğrudan zam yapamadılar, şimdi de temsil ödeneği vermeye karar verdiler kendi kendilerine. Komisyon başkanı bile utanmış, “Korsan bu cümle… Genel Kurulda çıkarttıracağım” diyormuş. Kolay gelsin!
Ulusun evlatları kuzey Irak’ın dağlarında terörist peşinde hayatlarını bu ülkenin güvenliğine kurban ediyor, ulusun iktidarı, cumhurbaşkanı, milletvekilleri bir tekme ile ulusun kalesine iki gol birden atıyor… Kolay gelsin!
Öyleyse, öyledir, sorgulanamaz…
Sıcak bir yaz akşamı, Ankara’nın bahçeli bir lokantasında ABD ordusundan albay rütbesindeyken emekli olan – ama sözlerinden ABD ordusundan resmen emekli olmasına rağmen bir şekilde kuzey Irak Kürt liderleri Celal “Amca” Talabani ve Mesut Barzani ile yakın ilişkisinin devam ettiğini ve kuzey Irak’ta halen oldukça aktif olduğunu anladığım - “Bob” ile yemek yiyorduk. Süleymaniye’de Türk askerinin kafasına aşağılayıcı bir şekilde müttefikimiz ABD ordusu mensupları tarafından torba geçirilmesinin ve onun öncesindeki 1 Mart 2003 tarihinde TBMM’nin Abdullah Gül başbakanlığındaki AKP hükümetinin Türk topraklarına ABD askerlerinin konuşlandırılması ve Türk topraklarından Saddam Hüseyin Irak’ı ile savaşta ikinci cephe açma için istediği yetkilendirme tezkeresinin reddetmesinin üzerinde çok az bir zaman geçmişti.
“Öyleyse öyledir, sorgulayamazsın…” dedi Bob. “Mesele din, inanç ise, ya inanırsın, ya da inanmazsın, ama tartışamazsın. İşte o kadar…”
Amerikalı arkadaşım bana “tanrısal” egemenlik ile “ulusal” egemenlik arasındaki farkı izah etmeye çalışmakta, Türkiye’de laik kesimin başörtüsü gibi veya daha temeldeki ve sadece iç politikaya değil, dış politika ve güvenlik meselelerini bile “ümmet” anlayışıyla ele alan AKP iktidarıyla dini konularda tartışmaya girmesinin ne kadar yanlış olduğunu çünkü onlar açısından durumun tartışılamaz olduğunu, “öyleyse öyledir, işte o kadar” yaklaşımını bırakamayacaklarını vurgulamaya çalışıyordu…
Tabii ki sadece savaş sonrası Irak’ın yeniden yapılanmasında masada olmamızı sağlayacağı inancıyla Saddam Irak’ı ile savaşta ABD’nin Türkiye üzerinden ikinci cephe açmasına destek veren birisi olarak, TBMM’nin 1 Mart tezkeresini “İslami dayanışma” hareketi olarak yorumlamaktan ziyade Meclisin örneği ender görülen bir şekilde, demokratik bir hareket yaparak iktidara hayır demesi şeklinde görmek arzusundaydım.
Hayvanın kabahati yok, genetik bir mesele…
“Bu İslamcılar kedi gibidirler,” dedi Bob. “Genetik bir olay. En evcil kedi bile genlerinden dolayı zaman zaman sahibini nasıl tırmalar ise, bunlar da bazen böyle ansızın tırmalarlar işte… Genlerinde var…”
AKP’ye ve temsil ettiği politik İslam akımına karşı tüm “bunların gizli bir gündemleri var” şüphelerime rağmen Amerikalı arkadaşımın 9 Eylül saldırılarının hala etkisi altında olduğunu, AKP ve İslam’a karşı o nedenle çok katı olduğunu, ABD’nin yüzüne tokat gibi inen 1 Mart tezkeresi olayına hala öfke duyduğunu düşündüm…
Ancak, o zamandan bu yana geçen zaman, her ne kadar o zamandan bu yana ABD’deki neokon iktidar ile AKP yönetimi aralarındaki meseleleri bir şekilde yamalamayı başarsalar ve yine “kanka” olsalar da, maalesef Bob’u doğru çıkarttı…
Bizim liberal ve demokrat arkadaşlar ne kadar salak imiş Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olunca değişeceği, tüm Türkiye’yi kucaklayacağı ve herkesin ve her kesimin cumhurbaşkanı olacağını sadece içerisinde yetiştiği politik İslam okulunun cumhurbaşkanı olamayacağını vurguladıkları günlerde…
Ne oldu? “Öyleyse öyledir” dedi Gül, “azgın laik azınlığın” tüm endişelerini görmezden geliverdi ve üniversitelerde türban serbestisinin önünü açacak anayasa değişikliklerini onaylayıverdi. Üstelik de herkes dağda savaşan Mehmetçikleri düşündüğü bir sırada, alelacele…
Ne büyük sürpriz, değil mi? Allah aşkına bunu neresi sürpriz? Bu Gül, dışişleri bakanı iken Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı karısıyla birlikte Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde dava açıp, başörtüsü yasağı dolayısıyla karısının eğitim hakkının gasp edildiği şikayetini yapan aynı Gül değil mi? Başvurularının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden ret cevabını alacağını görünce alelacele geri çekenler de aynı Gül çifti değil miydi?
Yani,anormal olan bir şey yok, sadece kedi tırmaladı… Genlerinde var…
Şimdi ne olacak? Şu adam var ya – hani Maliye Bakanı Kemal Unakıtan açık kalan mikrofonlara dediydi “denilenleri yapmazsa başına ne geleceğini bilir” – anlamadınız mı? Hani Gül atamıştı… Evet, YÖK’ün yeni başkanından bahsediyoruz. Büyük bir olasılıkla bugün o mümtaz arkadaşımız YÖK’ü toplayacak ve türbanın önündeki engeli yeni bir genelge yayınlayarak kaldırmaya çalışacak…
Yerse, genelge ile sorun halledilecek. Ya yemezse, o zaman YÖK yasasının Ek 17 maddesi değiştirilecek ve sorun hallolacak…
Ne diyor AKP’li arkadaşlar? Nasıl Gül’ün cumhurbaşkanlığına biraz bağırdılar sonra alıştılar, laik arkadaşlar biraz bağıracak altı ay sonra da unutacaklar olup bitecek…
Gerçekten öyle mi olacak acaba?
* Yusuf Kanlı ykanli@hotmail.com veya yusuf_kanli@yahoo.com adreslerinden ulaşılabilinir.