Göreceli daha önemsiz onlarca sorunu bir tarafa bırakırsak, diyebiliriz ki politik İslam ve ayrılıkçılık Türkiye’nin en önemli sorunlarıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin meşhur gizli anayasası, yani şu Türkiye’nin devlet politikalarının yazıldığı aynı zamanda da tehdit değerlendirmelerinin yer aldığı Beyaz Kitap’ın jargonunu kullanırsak: İrtica ve ayrılıkcı terör tehditleri…
Ülkenin karşı karşıya kaldığı bu iki tehlike “tehdit algılaması” sıralamasında birincilik ve ikincilik için yarışagelmişlerdir TC’nin kısa tarihi boyunca. Bazan irtica, bana da ayrılıkcı terör “en önde gelen tehdit” sırasına oturmuş, bazen 1925 Şeyh Sait isyanında görüldüğü gibi ikisi birlikte bu ülkeye kabus yaşatmışlardır.
Bugünlerde – Amerika’nın izni ile mi girdik, isteği ile mi çıktık polemiğini bir tarafa bırakırsak – kahraman Mehmetciğimizin hem Kuzey Irak’taki terörist PKK (Kürdistan İşci Partisi) çetesi inlerine yönelik, hem de yurt içindeki dağlarda yuvalanmış teröristlere ve şehir, kasaba ve köylerde işbirlikçilere karşı yapılan operasyonlardaki büyük başarı nedeniyle ayrılıkcı terör tehdit algılaması listesinde birinci sırayı beş yıldan fazla bir süredir ülke yönetiminde olan ancak Anayasa Mahkemesinde iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) aleyhine açılan kapatma davası nedeniyle tekrar mercek altına gelen siyasi İslam’a bırakmış görünüyor.
Esasında bu iki tehdidin hangisinin birinci, hangisinin ikinci sırada olduğu da pek önemli değil. Her şartta Türkiye bu iki sorunu “laik demokrasi” ile yönetilen “ulus devlet”in devamını da sağlayacak bir şekilde “sihirli bir formülle” çözmek durumunda.
Bir an için farz edelim ki güvenlik kuvvetlerimiz tüm PKK yapılanmasını hem yurt içinde hem de komşu ülke topraklarında başarı ile tamamen ortadan kaldırmış olsun. Hapishaneye dönüştürülen stadyumlara koyduklarımız haricinde sağ bir tek terörist kalmasın dağlarda. Bu arada, yine farz edelim ki yapılan bir “tersine reform” ile idam cezası geri getirilmiş olsun ve İmralı’nın yalnız ömür boyu mahkumu da ipi boylamış olsun… Bu şartlar altında dahi ülkemizin karşı karşıya olduğu bu önemli sorunun tamamen ortadan kalktığını düşünebilir miyiz?
Hadi, diyelim ki PKK’nın Türkiye Büyük Millet Meçlisi’ndeki “siyasi kolu” Demokratik Toplum Partisi (DTP) de kapatılmış ve on yıl kadar önce DEP davası sonunda Leyla Zana ve arkadaşlarının TBMM kapısının önünde polis tarafından tutuklanması gibi, DTP milletvekilleri de yaka paça tutuklanıp hapse atılmış olsunlar.
Sorun bitecek mi?
ÇÖZÜM DAHA FAZLA DEMKORASİDEDİR
Türk zihni yapısına “çok kültürlülük” ve “farklılıkların zenginliği” kavramları girmedikçe, ülkenin demokrasi algılayışı kökeni, dini, rengi, bölgesi, mezhebi ne olursa olsun tüm vatandaşların kanun önünde eşit, birinci sınıf vatandaş olduklarını algılamadıkları sürece; adaletin terazisi herkese eşit; daha adil gelir dağılımı ve bölgesel gelişmişlik uçurumları göreceli olarak bile olsa izole edilmedikçe bu bölücü tehdit bir şekilde devam edecektir. Esasında 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in “En uzun süreli olanı olsa da PKK terörü sadece 19’ncu ayrılıkçı kalkışmadır” sözleri bu gerçeğin altını çizmiyor mu? Dolayısıyla bölücü terörle savaşmaya devam ederken bir yandan da bu soruna başka yollarla kalıcı bir çözüm arama durumundayız.
Ne dersiniz daha geniş kişisel hürriyetler ve daha derin bir demokrasi yardımcı olabilir mi?
Veya, yine farz edelim ki Anayasa Mahkemesi politik İslam hareketinin son temsilcisi Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kapatmaya, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, eski Meclis Başkanı Bülent Arınç ve politik İslam hareketinin onlarca diğer önemli ismine beş yıllık siyaset yasağı getirmiş olsun. Yani, yüce mahkeme Erdoğan ve AKP’yi siyaset sahnesinden tamamıyla silsin ardından da 28 Şubat 1997 Milli Güvenlik Kurulu (MGK) kararlarının daha da sertleştirilmiş bir yeni kopyası ile ülkeden siyasi İslam hareketinin tamamen silinmesine yönelik kapsamlı bir çalışma başlatılmış olsun, şimdiye kadar kaybedilen tüm “laik kaleler” teker teker yeniden inşa edilmeye çalışılsın… Laik Cumhuriyet’e yönelik ne kadar irticai tehdit varsa üzerinden silindir gibi geçilsin…
Bitti mi? Şöyle koltuklarımızda geriye yaslanıp büyük bir rahatlıkla “siyasi İslam tehdidi bitti artık” diyebilir miyiz? Yoksa kısa tarihi boyunca her benzeri tehdit su yüzüne çıktığında laik ve demokratik Cumhuriyet’in kendini koruma dürtüsü ile birçok yöntemle bertaraf ettiği ancak nedense bir süre sonra hortlayan bu irticai tehdit güçlenerek yeniden karşımıza çıkacak mı? Ülkede tehlikeli bir kutuplaşmaya neden olan ve birçok kişiyi “sivil savaşa mı gidiyoruz” endişelerine gark eden birçok kişiyi de “darbe süreci başladı” dedirten bu irticai tehdit ortadan kaldırılabilecek mi?
Atatürk’ün en büyük eserim dediği “çağdaşlaşma projesi” Türkiye Cumhuriyeti ile politik İslam arasındaki bu tehlikeli düello çok tehlikeli bir aşamaya gelmedi mi?
Peki, bir an şöyle düşünsek, acaba bu sorunu da daha geniş kişisel haklar ve daha derin demokrasi içerisinde ama her şartta laik ve demokratik cumhuriyetin ve ulus devletin yaşamını garanti altına alacak şekilde, Batı demokrasi kulübü Avrupa Birliği’ne sağlam bir çapa atmış yeni bir Türkiye uzlaşması ve ortaya çıkaracağımız “demokratik toplum” ile çözebilir miyiz?
(Yusuf Kanlı’ya ykanli@hotmail.com veya yusufkanli@gmail.com ileti adreslerinden ulaşabilirsiniz)