Cumhuriyet Meydanı’nın hemen ilerisinde, arazi yapısı ve gür ağaçların yardımı ile adeta şehirden saklanan “Kaleiçi”nde Mermerli Kahve’de oturuyoruz kadim dostum bir ABD’li gazeteci ile…
Günümüz Antalya’sında artık günübirlik turistik yat-tekne seferlerinin yapıldığı eski limana yukarıdan bakarak kahvelerimizi yudumlayıp bir yandan uluslar arası gelişmeler, ABD’de başlayıp tüm dünyayı etkileme eğilimleri kuvvetlenmekte olan ekonomik kriz, Kıbrıs görüşmeleri, Türkiye’deki siyasi gelişmeler ve tabii ayrılıkçı terör tehdidi, diğer yandan saz aşıklarından Orhan Pamuk’un son kitabına varıncaya kadar çeşitli edebiyat konularında daldan dala atlayarak sohbet ediyoruz.
Hava enfes… Temmuz-Ağustos ve hatta Eylül başının kavurucu Antalya sıcakları ve sıcak algılamasını daha da artıran aşırı nem gitmiş, ılıman mı ılıman, hafif rüzgarlı enfes bir hava var…
Türkiye’yi yabancılardan, bilhassa yıllardır takip eden yabancılardan dinlemek büyük haz veriyor. Günlük hayhuy içerisinde, belki de çoğu zaman olaylara kendimizi gömdüğümüzden, bu büyük ülkenin hızlı gelişmesini, dünyada artan prestijini ve yaşadığı sıkıntılara ve bizlerin gerçekçi olduğuna inandığımız endişelere rağmen bu coğrafyada demokrasiyi idame ettirmek ve geliştirmek azmini görmezden gelebiliyoruz.
Halbuki kolay mı bu azgın coğrafyada nüfusunun büyük çoğunluğunun Müslüman olduğu bir ülkenin bir demokrasi ve istikrar adası olarak ilerlemesi ve – her ne kadar Türkiye’de “model olma” konusunda alerji olsa da – tüm Doğu’ya “yobaz, baskıcı, kadını ikinci plana iten, bağnaz bir İslam kültürü anlayışının yanı sıra bir de aydınlık, ilerici, modernist ve demokrasi ile birlikte var olabilen Türk İslam kültürel anlayışı da vardır ve seçim sizindir” mesajlarını verebilmek.
ABD’li gazeteci dostum ile konuşmak bir nebze rahatlattı endişelerimi… Demek ki Türkiye dışarıdan bizim algıladığımızdan daha farklı algılanıyordu… Biz farklı algılar içerisinde mi idik?
ENDİŞELERİMİZ HAYALİ Mİ?
Bizler gelişmeleri görmezden mi geliyoruz, yoksa yaşadığımız gerçekler bizi romantik algılardan ziyade, gerçeği yalın haliyle görmeye mi zorluyor? Yoksa bizim algılarımız, endişelerimiz tümden hayali mi?
Sıraladım dostuma bazı endişelerimi…
Tabii ki tüm dünyada olduğu gibi Türkiye de son zamanlarda bir muhafazakârlaşma, dindarlaşma eğilimine girdi. Tabii ki tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de milliyetçilik tırmanışta. Ve, tabii ki Anayasa Mahkemesi kararıyla tespit edildiği gibi iktidar partisinin “anti-seküler faaliyetlerin odağı olduğu” ülkemizde İslam ile demokrasinin birlikte var olabilmesinin ön şartı olan laiklik veya sekülerite Türkiye’de yıpratılmaya başlandı. Bu gelişmeler yarın Türkiye’yi bir yol ayrımına getirir mi acaba?
Sanki milli değerlerin artık pek fazla dikkate alınmadığı, başta Kıbrıs birçok milli konuda teslimiyetçi bir anlayışla “çizgi dışına” çıkıldığı endişeleri var. Tamam “Bir adım önde olma politikamızla hiçbir şey vermedik ama Annan planına yönelik tutumumuzla Rumların maskelerini indirdik, çözüm istemeyen taraf olduklarını dünyaya gösterdik” sözünün gerçeği yansıttığını var sayalım. Peki, şimdi bize “Annan planı referandumu ile siz ödüne hazır olduğunuzu gösterdiniz. Rumların çözümü kabul etmesi için birkaç iyileştirici adım daha atın… Zaten Avrupa Birliği içinde iki bölge, iki halk falan pek anlamlı şeyler değil. Kabul edin tek vatandaşlı, tek halklı, iki toplumlu bir yapıya dönüştürelim Kıbrıs Cumhuriyetini, adının başına da federal kelimesini koyalım, olsun bu iş” derlerse – ki diyorlar – hem Ankara’daki hükümet hem de Kıbrıs’ta Mehmet Ali Talat yönetimi ne derece “İki halkın ve devletlerin eşitliği temelinde, egemenliğini bu iki devletten alacak ‘bakir doğum’ yeni cumhuriyet kurmaya evet, yoksa biz yokuz” diyebilecek?
Elbette ki etnik Kürt kökenli vatandaşlarımızın sorunları var. Ama, bu sorunlar Kürt halkına yönelik reformlar ile giderilmesi mümkün değil. Bunlar ülkede demokrasiyi, kişisel hak ve hürriyetleri genişletecek ancak milli birlik ruhunu da berhava etmeyecek kapsamlı reformlar ile çözümlenmeli. Avrupa Birliği’nin sadece Kürt hakları üzerinde hassasiyet göstermesi ama tüm ülke halkının haklarını ilgilendiren, demokrasiyi genişletecek reformlardan bahsetmemesi, mesela seçim ve siyasi partiler reformunu hiç resmen dillendirmemesi enteresan değil mi?
Ayrıca, ayrılıkçı terörün can almaya devam ettiği bir ortamda adeta terör ile ilerleme sağlanabilir, bazı haklar Türkiye’ye zorla kabul ettirilebilinirmiş gibi dayatmalarda bulunmak ne derece yapıcı bir davranış olur, hangi amaca hizmet eder?
VE YALIN GERÇEK
Dostumla Cuma akşamı konuşuyorduk…
Cumartesi sabahı Genel Kurmay Başkanlığı’nın Web sitesine koyduğu ve yüreğimizi dağlayan haberle başladık güne…
Biz Antalya’da eski limana bakarak kahvelerimizi içip ahkâm kestiğimiz sırada kahraman Mehmetlerimiz “komşumuz” Irak topraklarından ağır silahlarla Hakkari ilimizin Şemdinli bölgesindeki Aktütün sınır karakoluna baskın yapmış… 350 teröristin katıldığı baskında 15 canımız şehit olmuş, iki askerimiz kayıp olmuş, 23 terörist öldürülmüş…
Kor düştü yüreğimize yine… Sadece 15 Mehmedin ailesi değil, tüm ülke yangın yerine dönmüş…
AB destek beyan etmiş Türkiye’nin terör ile savaşına, ABD birlikteyiz demiş, “dostumuz” Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani “Hemen üçlü istişare mekanizması toplansın… Terörü kınıyorum” demiş….
Faso fiso….
Bizim yüreğimiz yanıyor!
İşte algı ile gerçek arasındaki fark…
(Yusuf Kanlı'ya ykanli@hotmail.com ya da yusufkanli@gmail.com adreslerinden ulaşabilirsiniz.