Ne zaman ki 1966’larda gazetelerin “köşelerine” adımızı koyup sütunumuzun sahibi olduyduk, “bu ne kaderdir” dediğimizin kör talihinde bugüne kadar sürdürüp getirdiğimiz dertsiz başımıza da dertler açtıydık. Ki herkesler paranın biz de vatanın peşinde!
Diyeceğimiz o “vatan kurtaran aslanlardan” öncesinde de çok vardı, bizimkisi Makarios’lu Rum’a denk geldiydi. Üstelik hem Rum’un Enosisinden kurtracaktık Türk halkını hem de layık olduğu düzenlerde yerli yerine koyacaktık.
Nasıl? Sosyalizmle! Sarkık bıyıklarımız, kara gözlüklerimiz, o yıllarda dalga dalga ensemizden dökülen saçlarımızla tam da biçilmiş kaftandık! Komünizm literatüründen kaparozlayıp dilimize pelesenk yaptığımız gıcır gıcır kelimelerle konuşur, derin manaları olduğuna inandığımız sloganları döktürürken, “işte sosyalizmin vaad ettiği düzen” derdik.
O zamanlar kelimeler yerli yerindeydi. Para babalarına “komprador burjuvazi” olmayanlarına “proletarya” derdik. Türkiye’ye uygun kopyacılıkta “bilimsel sosyalizm” lafları yanısıra mesela Mehmet Ali Aybar’ın Güler Yüzlü
Sosyalizminden de söz ederdik. Zaten sermaye yoktu dolayısıyle ne gezerdi patronlukla şirketler yahut Rum’un toprakları üzerinde oluşturulmuş ekonomiler; karşılığı da olmazdı! Bu kez dünyaya çatar, törs kartel derken halk adına globalleşirdik. Kore, Vietnam, Nikaragua, Şili, İsrail de dünya siyasetimizin sermayelerini oluştururlardı.
Ve 1 Mayıs’lar geldi miydi adrenalimiz yükselir, basan heyecanlarda “İşçinin Bayramı” diye bayrak açardık. Herkesler ne denli işçiden yana olduğumuzu öğrenip takdir etsinler diye!
…Sonra sarkık bıyıklarımızı kestiydik. Dilimizi az biraz törpüleyip bu kez Ecevit Sol’unun arkasına takıldıydık. “Toprak ekenin su kullananın” diyerek. Ve çok sonraları başkalarının düşünceleri arkasında koşturmaktan yorulduğumuzda kendimiz de düşünmeye alışıp olmayan topraklarımızla akmayan sularımıza, ada gerçeğinde bir işçi diktatöryası oluşturmayı mümkün kılmayacak ağır sanayi yokluğu gerçeklerine “bu memlekette devrim olmaz” aklını koyduğumuzda; zaman içinde düşen saçlarımıza nazire düşen hayallerimizle değişiverdiydik.
Sonraları TKP’nin peşine takıldığımızda “köylünün, çiftçinin, işçinin, polisin, öğretmenin” savunucuları olarak değiştirmiştik yerimizi…
1 MAYISLAR HİÇ BİTMEDİ: Tıpkı bitmeyen can sıkıntıları gibi. Ki onlardan birisinde yine öylesine bir günde, “Çatlasanız da işçi bayramı değil, bahar bayramıdır” dedikti! Tıpkı çoktan etiketini söküp attığımız Sosyalizm, çoktan dilimizden düşürdüğümüz “devrim” laflarını inkâr ettiğimiz gibi.
Çünkü memleket işçinin, emekçinin oylarıyla büyüyüp gelişen Sağ partileri yaratıyor, Sol partiler ise halkı Rum’a yama yapacak siyasetlerde debeleniyorlardı! Ve hem sosyalizm gidiyordu elimizden hem de kapitalizm!
Ne var ki 1 Mayıs’lar hâlâ ayni kandırmaca yutturmaca devam ediyor. Üstelik artık ne destekçileri siyasi partiler vardır adları “Sol”a yazılmış ne de işçi, köylü, çiftçi, hayvancı, öğretmen vurgusunda işaretlenip sahipliğine konacak kesimler. Kullu makka “para” olduk, “mal” olduk!
Haa bugün işçi ve emekçiler için üstelik parçalara bölünerek ve Hristofyaslı barışçılarla, Talat’lı CTP’ciler ayrı ayrı 1 Mayıs’ı mı kutuluyorlar? Dillerde işçiler, ki o dillerde o işçiler TC’den geldikleri için gitmeleri gerekenler! Yahut emekçiler mi? Kimler? Arabalılar mı arabasızlar mı? Ev sahibi olanlar mı olmayanlar mı? Villalılar mı apartman katında oturanlar mı? Kamu görevlileri mi özelde çalışanlar mı? Yaşlılar mı gençler mi?
…Neyse. Bugün 1 Mayıs işçi bayramı. Hadi kutlu olsun.