Çarpıcı olduğu için hep ayni olayı örnekleriz. Ve deriz ki “Erenköy’de Rum-Yunan askerlerinin saldırıları sonucu en kanlısından çarpışmalar devam ederken, Mağusa limanında birlikte çalışan Türk-Rum işçileri de haberleri dinlerlerdi!
Hafızamızın berraklığına koyabildiğimiz adadaki Türk-Rum fasaryalarının bizim için dediğimiz başlangıç yılı tutun ki 1955’lerde başlar. Sonrasını bugünlere kadar yaşayarak geldik. Ve hep şaştık:
Adadaki olaylar ne savaşa benzedi ne kavgaya. Zaten EOKA dönemi saldırılarına “tethişçilerin tethiş olayları” diyorduk. Bugünkü ifadeyle terörle teröristler.
Sonrasındaki tüm saldırıları da “lokal” olduydu. Bir köyde Türklerle Rum’lar birbirlerine girerlerken iki mil ötedeki karma köyde en kabadayısından Türk’ü Rum’u evlerine kapanıp olayın sonucunu beklerdi…
1974 Barış Harekâtını saymazsak bu ülkede aman aman ve göğüs göğüse, kanların dereler gibi aktığı çarpışmalar olmadı. Hep vur kaç esasında tutun ki Rum’un kahpeliği üzerine kurulu bir saldırılar süreci yaşandı.
AYNİ MİNVAL DEVAM EDİYOR: Kanlı çarpışmaları öyle de Türk Rum politikacılarının siyasi soruna yaklaşımı çok mu farklı oldu. Mesela BM’ler GK’si kararlarını birbirine ulasanız Mağusa’dan Lefkoşa’ya gider. Gider de ne yazar! Yahut öncelerin Denktaş Makarios’la başlayan görüşmeleriinde Klerides, Kiprianu, Vasiliu, Papadopulos derken Hristofyas’a kadar dayanan serüvenlerinde hangi taraf hangi tarafa lafını kabul ettirdi ki? Hem de bazan şiş kebaplı, pipolu görüşmeler hoşamadisiyle bazan BM’ler Genel Sekreteri’nin New York’taki toplantı salonunda gerçekleşmelerine karşın.
Hele şimdilerde işler daha karmakarışık: Görüşmeler başladı, Sn. Talat’la Hristofyas bir araya geldi, çözüm umutlarının gülücükleriyle demeçleri atıldı fakat anlaşıldı ki ne bu sempatik yaklaşımlarla tutumlar ne de empatik yaklaşımlarla konuşmalar bırakın çözümü “şimdilik” kaydında bile laf dalaşmalarını önleyemedi!
Kısaca ne kanlı bıçaklı düşman olabiliyoruz Rum’la ne de dost! Ne kan çıkmacasına kavga edebiliyoruz birbirimizle ne de ölümüne mücadele! Karşılıklı lafları havalarda uçurup kimilerine göre zaman kazanma kimilerine göre zamanı vuslata gömme! Bir maskaralık siyasi ilişkide sürünüp gidiyoruz.
VE GELİYORUZ VUSLATA KALMIŞ ÇÖZÜME: Eskilerde Kıbrıs’a yedi kocalı Hürmüs yakıştırması takılırdı. Karışmayanı yoktu. Şimdi desek ki on dört kocalı oldu cevabınız “eksik” söyledin olacak!
Pekala neden? Neden Kıbrıs’ın karışanı kayıranı, kepçeleyeni dürteni bu kadar çok? Didiklenip değerlendirmeleri yapılıyor ki biliniyor. O zaman da Türk Rum halkları arasında adil ve kalıcı bir çözüm değil, işte o “karışanların” ulusal çıkarlarını da kapsamına alacak bir çözüm şekli ortaya çıkıyor. Ki Annan planı bu çıkarlar silsilesinin en tipik versiyonuydu! Türk’le Rum’u adaya öylesi bir statüde yayacaktı ki kendileri olmadan katiyen huzur ve dirlik olmasındı. Barış her zaman Demokles’in kılıcı, o kılıç da kendileri!
Dikkat edin İngiliz bile durdu durdu görüşmeler devam ederken en kritik anda kaba yerinden bir memorandum çıkardı, ortamı allem kallem etti! Yeter ki çözüm olmasın!
Ki şimdilerde 27 ülkeli AB de var işin içinde! Kıbrıs’ı ne Rum’a yedirmeyi düşünmekte ne Türk’e yar etmeyi. Ne adada Türkiye ağırlıklı Türk halkı çıkarlarında çözüm olmalı ne de Rum’un Türk halkını bir gün egemenlik sultasına alacağı statü olmalı. Olacaksa AB’li olacak bir Kıbrıs olmalı fakat biraz Türkiye biraz Yunanistan, biraz İngiltere, biraz Amerika biraz AB kokmalı! Bu kadarına da siyasi kokuşmuşluk denir tabi!
KISACA: Adadaki mücadele bu siyaset garagözlükleri ile bitmez! Bugün de tarafların sürüp gelen Kırmızı çizgileriyle de çözüm olmaz. Ancak yine de “çözüm vardır.” Mevcut iki halk iki bölge gerçekli. Eğer Türk Rum halkları 33 yıldır bunu sindirip görüşmelere de yansıtmışlarsa şu halde kalıcı çözüm budur. Yani Kuzey’de KKTC, Güney’de Güney Kıbrıs Rum… Bilmem nesi! Zaten gelişip gelinen son çözüm çaresi de bunu dayatıyor.