Türk Milli Takımı (bana göre) son yılların en güzel oyununu çıkardı Almanlar’a karşı. Hem de “as oyuncularından” yoksun. Yenildi ama “yenilmedi!”
Yapılan yorumlar da “aslanlar gibi mücadele ettiler” yanısıra, “Canını dişine takarak” benzetmeleriyle anlamlarındı. Almanya gibi şampiyonluklar görmüş, finaller oynamış, futbolcularının parasal değerleri Türkiye’den çok yukarılarda olan bir milli takım karşısında Türkiye’nin gösterdiği performans alkışlandı çünkü alkışa değerdi.
Ancak “buraya kadar” dendi, “ilk dörde kalması bile çok büyük başarıdır” değerlendirmeleri yapıldı.
KÜÇÜK BÜYÜK OLAYI: Yukarıda tırnak içine aldığımız tüm kasikleşmiş tanımlar, “küçük” sayılan Türk takımı için yapıldı. Çünkü “büyüklerle” karşılaştı. Kadere ve talihe bakın ki her zaman “büyükler” galip ve muzaffer, “küçükler” mağlup ve mağdur olurlar. İster büyüklere karşı sonuna kadar dirensinler isterlerse canlarını dişlerine taksınlar. Gelecekleri yer bir yere kadardır. Hele futbol gibi sporu aşan devasa bir sektör oluşta. Ki uğrunda dönen paralar uluslararası piyasaların önemli kalemlerine kazınırlar.
DENECEK Kİ SONUCA GEL: Yani “küçük” olmak küçük olarak kalmanın kaçınılmazlığına mahkûm olmak mıdır? Futbol deyip onca lafı sıraladıktan sonra, kıssadan hisse çıkararak diyeceksin ki Rum büyüklüğünün Türk küçüklüğünün kaderlerini mi yaşayacaklar? Yahut Türkiye hâla ve doğduk doğalı bir türlü “kalkınmakta olan ülkeler” sınıfından kurtulup da “kalkınmış ülke” oluşa geçememenin kaderinde hep “ikinci sınıfa” mı tutsak kalacak?
Oysa “en büyük Türkiye başka büyük yok” diyenler de Türkiye yurttaşları. Buna karşılık milli takımı finale taşınırken, on bir + on bir kişiden oluşacak sayısal rahatlığı bulamadı, aslar gidince takım rizikolu duruma düştü. Sonuçta hakkı olmadığı halde yine büyük olan Almanya kazandı.
VE BİZE GELİYORUZ: Yarım asırdır şu kadar nüfusumuz, bu kadarcık mülkümüz, o kadarcık olanaklarımızla ve bu adada her zaman “büyük” olmayı oynamış Rum’la cebelleşiyoruz. Ne yenildik ne de kaybettik. Hatta kazandık.
Türkiye sayesinde de olsa gerçek bu. Şimdi bu gerçeği KKTC’nin bünyesine çöreklenmiş kabrislerle mahfetmeye çalışıyoruz. Oysa bu toplum yarım asır eğer direnmişse Ruma, küçük olduğunun bilincinde, hayatına koyduğu ezgi cefalarla başardıydı bunu. “Büyüklük kompleksleri” içinde değil. Buna da ulusal irade dediydik çünkü halkın malıydı.
Şimdi bakın bakalım var mı o ulusal irade? Çünkü Rum’a karşı değil, artık büyük olma mücadelesini insanımız insanımıza karşı yürütüyor! Siyasi iktidar kadroları halkı tabası gibi görüyor. Halk kendi içinde “yeter ki ben daha büyük olayım” dediği sınıfsallığı azdırıyor. İşadamlığı tekelci tutumlara eş oluyor. STÖ’leri yetki ve yetke arzularında Devletin üzerine çıkmak istiyor. Doymak bilmez iştahalarda “daha daha” denildiğinin sürüp giden baskıları toplumsal arsızlık spazmına dönüşüyor.
Oysa ne mücadele bitti ne siyasi çözüm gerçekleşti ne Rum’la istenen barışa ulaşıldı.” Rum Türk’e büyük oynuyor. Türk ise kendi içindeki büyüklük yarışının tırnağı kadarını bile o Rum’a yansıtamıyor! Aksine “teslimiyetçiliği” de yanıbaşına alıyor!
DİYELİM VE KESELİM: Eğer KKTC’nin sosyo ekonomik deyip külliyen ifade ettiğimiz yapısallığını, “ulusal büyüklüğün” hedef ilkesi yapmasını beceremezsek, sorunları yaratıp sonra bunları travma haline getirmeye devam edersek; Rum’dan hiç korkmadık, bundan sonra da korkmayacağız ama işte bu sürecin devam etmesidir ki geleceklere yansıyacak küçüklüğe tutsak hep ikinci sınıf bir halk olarak kalma korkusu bastırıyor bize. En çok bundan korkuyoruz!