Öfkeye hapsolmak
Sabah saatin dördüne gelmişti ve hâlâ dönüp duruyordum yatakta…
Uyuyamamıştım…
Oysa, çok zaman sonra keyifli bir filme de gitmiştim o akşam, sinemada…
Tam da filmin hemen başında çalmıştı telefon...
Ve filmin arasında geri dönmüştüm "arayan" numaraya.
Öğretmenler Bankası'nın müdürü Mehmet Kim'di…
- "İlan vermek istiyorum Cenko!" demişti, "İstifa edeceğim…"
Sonra… Çok fazla anlatamadan, ağlamıştı hünküre hünküre…
* * *
Şimdi geceden, dönelim öğlene…
Aynı günün, öğle saatlerinde bir ilan geldi…
Öğretmenler Bankası'nda seçim varmış ve Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası yönetimi diyormuş ki, "Dün sendikamızı kurtardık, bugün de kooperatifimizi kurtaracağız".
Hayırdır, ne oluyordu? Kim alıyor, götürüyor, çalıyordu koca kooperatifi?
Kimden ‘kurtarılacaktı’ sahi?
Oysa daha geçenlerde "mukayyitlik" teşekkür etmiş, "En önemli ve başarılı kurumlardan biri" olduğunu da ilan etmişti!..
‘Yarım sayfa’ ilan metnine bakınca anladık, sendika yönetimindeki ‘niyet’i...
Diyorlardı ki, "Kooperatifimizi CTP Parti Meclisi üyesi Banka Müdürü ve siyasi yandaşlarından kurtaracağız…"
* * *
Sendikanın en yetkilisi Şener Elcil'i aradım hemen:
- Hocam, ilanınızda bir mesaj var, seçiminiz de var, anlarım. Ama kendi bankanızın müdüründen, neden üyesi olduğu partiyi karıştırarak ve sanki bu bir
suçmuş gibi mana katarak söz ediyorsunuz, onu anlamıyorum. Bu işe siyaset karıştırmasanız daha hayırlı olmaz mı? Yani 'partizanlık' değil de ne bu?
Bu soruya ve sözlerime karşın, bir yığın "öfke" kustu Şener Hoca…
Kararlıydı, "kurtaracaktı" aslında "kurtarılmaya" niçin ihtiyaç olduğu kimsece anlaşılmayan, banka yönetimini…
Banka seçimini "CTP"ye karşı bir "ayaklanma" gibi görüyor, onca sakinliğime karşı "hücum" emri veriyordu öfkeyle…
Çok uzatmadık…
"Biz bu ilanı yayınlamayalım ha!.." diyerek karşılıklı, kapattık telefonu…
* * *
Bir "banka müdürü"nün başarısını ya da başarısızlığını üyesi olduğu "siyasi partiyle" örtüştürmek nedir ha?
Partizanlık mı?
Gözü dönmüş bir düşmanlık mı yoksa?
Çünkü benim bildiğim, eğer seçim "banka" içinse ve bir 'müdür' se alınan mercek altına, bilançosuna bakılır, büyüme hızına, yönetim becerisine falan…
Mevduatına, kullandırdığı krediye, yaptığı yatırıma belki!..
İnsanları emeği, alın teri, becerisi, yeteneği değil de "siyasi partisine" göre ayırmak, yargılamak, suçlamak yakışır mı, bir öğretmen sendikasının yönetimine?
Yakışır mı be hocam, yakışır mı Allah aşkına…
Kimler kimler dayattı bize bu 'çarpık' mantığı yıllarca…
Kimler kimler, bir düşünsenize…
* * *
Ve 'seçim' yapıldı.
Kim, kimden kurtuldu şimdi yani?
Şener Elcil'in listesi, onay bulmadı, farklı kaybetti…
Ve ne yazık ki, geriye sloganlara sarılmış, partizan bir mantığın teşhiri kaldı sadece..
Ne demeliyiz şimdi ha: Öğretmen, sizden mi kurtarmak istedi bankasını acaba?
Doğru olur mu bunu söylemek…
Bence olmaz…
Çünkü…
Oy verenler, muhtemelen, bankalarını "en iyi kimin yönetebileceğini" düşünmüştür, "kooperatiflerinin güçlü olması" için oy vermiştir.
Ve bir "parti operasyonu" gibi algılamamıştır meseleyi.
Bu kadar 'basittir' bence, fazlası değildir.
* * *
Telefonda görüşürken, Şener Elcil şunu da demişti:
- Siz benim evimi yazdınız…
Doğrudur…
Elcil'in yeni villasını birkaç kez dolamıştık dilimize...
Evet yazmıştık ve gereksizdi, hataydı…
* * *
Fark edemediğimiz şuydu…
Evi değil, içinde yaşayan 'kafa yapısı'nı yazmalıydık sonuçta…
Partizanlığa, akıldan yoksun bir 'karşıt'lığa, vefayı hapseden bir öfkeye, ve sevgisizliğe karşı bayrak açmak adına…
* * *
Dün birbirimizi sevemedik sevgili hocam…
Ama belki ders alırız da, gelecekte, "farklılıklarımıza" rağmen sevmeyi başararak, kurtarırız memleketimizi!..
Öyle bir kurtarırız ki, tek uğraşı ve ekmeği, yaptığı iş olan bir 'banka müdürü'nün gözyaşları kadar "saf" olur hayatımız; "partisine" değil "kişiliğine" de bakmasını
öğreniriz, dostlarımızın…
Gözümüzü karartan öfkelerden de arınız belki...
İngiliz’in ordusu
Medeniyetin beşiği işte böyle olunur!..
İngiliz ordusu dün beklenen açıklamayı yaptı.
İngiliz ordusu, karacı ve havacı askerlerin bu yılki eş cinseller yürüyüşüne üniformalarıyla
katılmalarına izin verdi.
Ordudan yapılan açıklamada, 5 Temmuz'da Londra'da yapılacak geleneksel yürüyüşte ordu
mensubu eş cinsellerin "askerlikle bağlantılarını gösterebilecekleri" belirtildi. Aslında, İngiltere, 2000'den beri, eş cinsellerin kimliklerini gizlemeden orduda görev yapmalarına izin veriyordu.
Ama “geleneksel yürüyüş”te üniformaya izin yoktu.
İlk kez askeri kıyafetlerle yürüyecekler bu yıl...
* * *
Yok, merak etmeyiniz!.. Bizim “ordu”yla bir kıyas yapacak değilim...
Yine CEP telefonu
Cep telefonunun insan sağlığı üzerindeki etkileri çokça tartışılıyor.
Bizim velet de henüz 8 yaşında ama...
Önceki gün tutturmaz mı “ben de isterim” diye...
Çünkü okulda arkadaşlarından görüyor, özeniyor.
Ama ey insanlar, yapmayın, etmeyin bu kadar da...
* * *
Fransız gazetelerinde, uluslararası 20 uzmanın ilanları yayınlandı dün... Farklı ülkelerden gelen uzmanlar, uyarılarında, 12 yaşından küçük çocukların acil durumlar dışında cep telefonu kullanmasına izin vermemek, konuşurken hoparlör ya da kulaklıktan yararlanmak, cep telefonunun vücuttan en az bir metre uzak tutmak ve hatta çalışırken bile cep telefonunu üzerinde taşımaktan kaçınmak gerektiğini vurguladılar.
Kulağımıza küpe yani!..
UBP’de vaziyet
Ana muhalefetteki UBP’de “başkanlık yarışı” kendini hissettirirken, gazeteci ve yazarlardan alıyoruz nabzı...
Ali Tekman, son yazısında şunu diyor mesela:
<<...“Bundan sonra hedeflerimize ulaşabilmek için tüm enerjimizi, tutkumuzu ve gücümüzü toplayarak, Tahsin Ertuğruloğlu’nun KKTC Başbakanı olmasını sağlamalıyız. Ona tam desteğimi veriyorum”… Bu sözler keşke, partisinin yekvücut halinde genel bir seçime hazırlanması gerektiği şu kritik dönemde, mevcut Başkana meydan okumaya karar veren Dr. Derviş Eroğlu’nun ağzından çıkmış olabilseydi… >>
* * *
Eroğlu, parti başkanlığını bırakır mı Ertuğruloğlu’na...
Bence, imkanı yok hayatta!..
PANO
- Bir dostum dedi ki, “Az çocuk yapıyorsunuz, o nedenle azınlık oldunuz, hepiniz tek çocukta kaldınız...” Ama ne kadar uğraşsak da hayatta yetişemeyiz ki!..
- Yine Engin Ardıç diyor:
<<.. Şimdi, Denktaş, Klerides, Papadopulos gibi "şahinlerin" ortalıktan çekilmesinden sonra Talat ile Hristofyas gibi "güvercinlerin" vardıkları nokta şu: İki bölgeli Kıbrıs Birleşik Federal Cumhuriyeti! En güzel çözüm. Aslında iki taraf da keçi gibi inatlaşmasaydı, 1974 yılında da en güzel çözüm buydu... İstediğimiz bu değil miydi? Hayır, değildi! Gizli isteğimiz, oraya girmişken bir daha asla çıkmamaktı! Fakat alem kör, herkes sersem olmadığı için bu niyet kabak gibi sırıttı! Yutturamadık. Şimdi Ankara "derinleri" gerçek çözüme izin verecekler midir? Hiç sanmıyorum...>>
Bence doğru diyor!..