Talat ile Hıristofyas “Öteki” ile Açık Diyalog Kurmalı
“Bana düşmanını söyle, kim olduğunu söyleyim sana.”
carl Schmitt
Geçtiğimiz günlerde tarihçi Gül İnanç liderlere açık bir mektup yazarak son derece ilginç ve yararlı bir öneride bulundu. İnanç, Mehmet Ali Talat ile Dimitris Hıristofyas’ı televizyon ekranlarından “öteki” topluma seslenmeye davet etti ve Talat’ın Kıbrıslı Rumlarla, Hıristofyas’ın da Kıbrıslı Türklerle diyalog kurmasını önerdi. Bu noktada, Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde çalışan Gül İnanç’ın bir dönem Kıbrıs Üniversitesi’nin Türkoloji bölmünde de ders verdiğini ve bu vesileyle Kıbrıslı Rum öğrencilerle biraraya gelme fırsatını bulduğunu hatırlatalım. İki toplumun gençleriyle diyalog kurma şansına sahip olan Gül İnanç, toplumların birbirleriyle temas kurmalarının yararını yaşayarak öğrenen bir akademisyendir.
Gül İnanç’ın önerisini ciddiye almak gerekiyor. Özellikle içinden geçtiğimiz müzakere sürecinde böylesi bir diyalog lüks değil, ihtiyaçtır. Masa başında öncelikle kendi toplumlarının çıkarlarını savunmaya yoğunlaşmış liderlerin kafalarını masadan kaldırıp etraflarına biraz bakmalarında sayısız yarar vardır. Ayrıca, bulunacak bir çözümün Kıbrıs’ta yaşayan herkesin hayatını etkileyeceği düşünülürse, liderlerin sadece kendi ulusal toplumlarından oluşan seçmen kitlesinin kaygılarını dikkate alan bir monolog yerine, herkese açık bir diyalog içinde olmaları “lütfen” yapacakları bir şey değil, siyasi etikten kaynaklanan esaslı bir zorunluluktur.
Amos Oz’un da belirttiği gibi, insan kendini yüzde yüz haklı bulsa bile, kendini başkalarının yerine koymasında pek çok yarar vardır. Kendimizi başkalarının yerine koyamasak bile, “öteki” sayılan biriyle konuşmak onun insanlığını kabul etmek demektir ki, milliyetçi ideolojilerin kurguladığı soyut, “yüzü olmayan”, “anonim” üçüncü şahıs tekil “Rum” ve “Türk” imgelerinin etkisi ancak böylesi diyaloglarla kırılabilir. “Öteki” olarak addedilen insanların tıpkı “bizim” gibi temel birtakım kaygıları olduğunu, güvenlikli bir ortamda barış ve huzur içinde yaşamak istediklerini anlamak, önyargılara karşı epeyce mesafe almak anlamına geliyor.
Gerçek şudur ki, yarım asırdan beri devam eden Kıbrıs sorunu ve onun hem ebesi, hem de çocuğu olan etnik gerilim, toplumların birbirlerini ötekileştirmesine yol açtığı kadar, siyasi elitlerin siyasi kariyerlerini Kıbrıs sorunu üstünden sağlamalarını da beraberinde getirdi. Sadece kendi toplumuna hitap edip “öteki” topluma karşı kulaklarını tıkayan siyaset erbabı yüzünden doğası gereği “sorun çözücü” olması gereken siyaset, maalesef sorunun bir parçası haline geldi. Siyasi elitlerin “öteki” toplumla diyalog kurmaması sıradan bir “eksiklik” veya “pasif” bir duruş değildir. Bu iletişim eksikliği, aslında barışa karşı aktif şekilde tavır almak demektir, çünkü diyalogsuzluk sadece ötekine karşı ilgisizlikten değil, onu “düşman” saymaktan kaynaklanmaktadır.
İster Kıbrıslı Rum olsun isterse Kıbrıslı Türk, siyasetçilerin her biri ayrı ayrı adada yaşayan bütün insanların hayatını, bugününü ve yarınını doğrudan etkiliyor. Bunun için de Kıbrıs ülkesinin bütün insanlarına karşı siyasi ve ahlaki sorumlulukları olması gerekiyor. Bu sorumluluğu duymayan siyasetçilerin çözüm yönünde çaba harcadıklarını iddia etmelerinin bir anlamı yoktur. Farklı toplumdan insanların hakikatlerine kulak vermek, hakikati “millileştiren” milliyetçiliğe karşı alınacak en iyi önlemdir.
Dimitris Hıristofyas ile Mehmet Ali Talat, Gül İnanç’ın çağrısına kulak verip ilk adımı atmalı ve başkalarına da örnek olmalıdırlar. Bunu yapmak bir “jest” değil, geleceklerini belirlemek istedikleri insanlara ödemek zorunda oldukları siyasi-etik bir borçtur...