Yazının kurgusu gibidir hayat. Onun da giriş, gelişme ve sonuç kısımları var.
Varlıkların dışına açılan bir kapı var, o da, hayallerimizin kapısıdır.
Galiba, hayata gelişimiz itibarıyle karşılaştığımız her türlü zorluğun damarlarımıza şiringa ettirdiği bunalımdır, birdenbire içimizi derin karanlığa gömen..
İki çeşit ahenk vardır. Renkler ve seslerde olduğu gibi.
Biri, bizim dünyayla olan ahengimiz, diğeri de dünyanın iç dünyamızla olan ahengi.
Zaman zaman ufkumuzda daralan karanlık bizi korkutuyor.
Teşhis edilmemiş bir hastalığın arifesindeymişiz gibi oluyoruz hatta.
Çırpınışlar başlıyor yüreklerimizde.
Endişelerimizle çare ararken kimlerin yerine koymak istemeyiz ki kendimizi.
Tarihin en büyük dehalarından tutun da günümüzün en gözde sanatçılarına kadar nicelerinin..
Yoksa, birden bire; hem bedenen, hem de düşünceleriyle zincire vurulmuşcasına isyan dolu halimizle, başka biri olmazdık kolay kolay.
Asla. refahı koklayan topluluklardan biri olamadık gitti...
Her türlü refahın hasretindeyiz.. Huzurun getireceği o hafifliği özledik, hepimiz..
Üzerimizde tonlarca düşünce ağırlığını alıp götürecek, sahip oldularımızın yaşattığı hafifliği hissettirecek ve o refahı sağlayacak günleri bekliyoruz.
Düşüncenin dahi cefasını çekiyoruz adeta.
Cefayla çırpınananlara inat bir diğer tarafta ise haksız kazancın yarattığı refahın doğurduğu ahlaksızlıklara boğulduk. Üç maymunları oynamamız da yetmedi;
Uzun bir uykuya dalmışız gibiyiz .
Ayakta, yatakta ve hayatta...
Kuralların, rüya tabirleri gibi yorumlandığı, falcıların doktorlardan fazla çare bulduğu ve aslında büyücülerin de en çok para kazandığı yılları geçiyoruz sessizce..
Kısacası, hayatın gerçek yüzüyle değil, yalan yüzüyle oyalanıyoruz.
Dengeli bir eşitliğin, adalet dediğimiz değerin, insalsal boyutunda yol alamayışımıza duyduğumuz özlemle umut ediyoruz.
Herşeye rağmen içimizdeki inanc ve doğrularla da direniyoruz..Çünkü;
“Kendi dışında herşey olmak” değildir hayat..
“Kendi dışına taşmaktır” belki..Ruh güzelliğiyle taşmaktır.
Kendi zindanından dışarıya fırlamayı bilmektir .
Yani doğacak güneşle, kendi ruhunda sabah olabilmeyi bilmektir.
Ufka bakıp umutla, gülümseyebilmeyi bilmektir.
Acıyla değil !
Ufukta, huzur, aheng, çare ve refah göremiyorsa insan, yanlışlar batağında çırpınıyor demektir.
Peki buna neden olan, hem kendinin hem de etrafının ufkunu karartan, nasıl bir insan ?
“Gözü aç insan ...”
Oysa; “tok olmalı, kanaat getirmeli..Çok, ya da az, kazanmak değil , elimizden geleni yaptıktan sonra elde edebildiğimizle yetinmeyi bilmeli, insan ..
Yemeğe tok,
Gösterişe tok...
Paraya tok olmalı insan..
Yüreğinde olmalı zenginlik.
Doyum yürekte olmalı.
Gönül fakirliğidir doyumsuzluk, ..
Ve herşeyi de fakirleştiren, Gözü gönlü tok olmayan insanın müsrifliğidir.
Hele bir de “gönül gözü” yoksa insanın.
O gözle bakıp, o gözle görememişse dünyayı. Kendinin sanıyorsa her yanı, doldurmuş demektir içindeki zindanı.
Tıpkı;
Kaybettiğimiz, mazide kalan kayıpları, nakaratlaştırarak, dert yandığımız gibi: “sevgilerimiz ve saygılarımız, sabırlarımız, yumuşak yürekli halimiz, nezaketimiz, tecrübeye kulak verişimiz, akıl ve bilgi dolu halimiz, cesaretimiz ve en çok değer verdiğimiz haysiyetimiz, vatana ve toprağa olan bağlılığımız, hepsi ama hepsi, şimdi nerede?
Ve şimdi gözümüzü doyuramadığımız için moda olanlar: Yalancılık, hırsızlık , iftiracılık, yalakacılık, kincilik, hiddetcilik, particilik, ayrımcılık, inatçılık ve kavgacılık.
Ufkumuzu daraltan özelliklerimiz bunlar.
Peki gönlümüzü zenginleştirmek varken biz ne yapıyoruz? Hiç !
Çünkü biz uyumaya devam ediyoruz , ayakta, yatakta ve hayatta….