Eldemzeki, bu akşam ilk kez bana gülümsedi...
Gözlerine dikkatle bakıyorum... Acaba beni fark ediyor mu? Biraz sağa sola hareket ediyorum... Artık benim hareketimle birlikte o da başını oynatıyor, gözleri ile beni takip ediyor...
Huriye “Sakın onu yataktan almayın, sonra alışır başınıza bela olur” diyor...
Ama yatağında rahat durmuyor ki... Beni kucağınıza alın, der gibi ağlıyor... Ya da biz onun ağlamasını öyle yorumluyoruz...
Aslında geçenlerde bir yerlerde okumuştum... Yeni doğan bebeklerin ağlamaları birkaç “çeşit”miş... Acıktığı için başka, uyukladığı için başka, altının değişmesini istediği için bir başka ağlıyormuş bebekler...
Bir de alet icat ettiler bu iş için... Cep telefonu kadar bir şey... Çocuk ağlamaya başlayınca alet üzerindeki ışıklardan biri yanıp sönmeye başlıyor... Böylece neden ağladığı ortaya çıkıyor...
Yeni doğan bebekler bile bazen yalandan, inadına ağlıyormuş...
Oğlum Eldemzeki, sen bunu bize yapma... Bak aletimiz de var... Yalan yaptın mı, ortaya çıkıyor...
Galiba benim torunumla ilk “ders”im oldu bu...
Ona “Dürüst ol, harbiden ağla, ya da harbiden gül” diye yaşamının ilk “tavsiye”sini yaptım...
Belki de anladı, bu yüzden gülüyor... Öyle bir gülüş ki, içinde bir miktar “hınzırlık” var gibi geliyor insana...
Öyle yandan çarklı, dalgacı, alay kokan bir gülüşle “Hadi senin de istediğin olsun” der gibiydi Eldemzeki...
İnsan bir an önce büyüsün de “dede” desin gibi bir beklentiye giriyor... Birçok eş dost bu yeni konumumuzda “dede”yi “yaşlanma” algılaması ile söylediği için, çok da sevimli değil...
Ancak Eldemzeki söylerse, durum bambaşka bir anlam taşıyor... Ancak daha o noktada değiliz... Bir gülüşe “fit”iz yani... Hem bu omuza alma işi de pek öyle söylendiği gibi gelmiyor bana... Sol omzuna yatırıyorum onu, gazını çıkarsın diye de poposunu okşuyorum, rahatlıyor...
Yatağının üzerine irili ufaklı oyuncaklar asmışlar... Yatağın kendisi zaten titremeli... Oyuncaklar sallandıkça çıkardıkları “tin tin” sesine dikkat kesiliyor... Her geçen gün, her geçen saat yeni algılamalarını, farkındalığını adım adım izlemek büyük keyif veriyor...
Bütün organları, kağıtlarından yeni çıkarılmış yepyeni aletler gibi... Bir bir devreye giriyorlar, gün geçtikçe daha hızlı ve düzenli çalışmaya başlıyorlar, bunu adım adım izliyorsunuz...
Kulaklar, gözler, barsaklar, duyular, eller, ayaklar...
Hepsi de upuzun bir yaşamın yükünü sırtlanmaya hazırlanıyorlar...
O yolculuğun yarısından ötesine geçmiş olan dedeler, neneler de yepyeni, taptaze bir “yarışçı”nın enerjisi ile torun dünyasının kapılarını aralıyorlar...
Eldemzeki’nin annesi doğduğunda Türk tarafında toz süt yoktu... Bir akşam Dr. Erbay bize gelmişti, “Kalk gidelim Rum tarafından alıp gelelim” demişti...
Beyarmudu’nda barikata doğru ilerledik... Gümrükçüleri bizi yakından tanıyorlardı. Çocuk evde sürekli ağlıyor, dedik. Barikattan güneye geçmemize engel olmak istediler. Barikattan nasıl da yürüyüp geçtiğimi, arkamdan ateş ederler mi diye nasıl da korktuğumu anımsadım birden...
Eldemzeki’ye sütünü hazırlayan anneannesine bunu anımsattığımda, bir anda otuz yıl gerilere gittik...
Küçücük öğretmen evinin bahçesinde bembeyaz tor çocuk bezlerini çamaşır teline dizer, sonra da okulun yolunu tutardık...
Şimdi o işler de çok kolaylaştı... Paketi açıyorsun, tak fişi, bitir işi gibi bir şey...
Üstelik aynı markanın birçok versiyonu var. Aynı ölçüdeki aynı kağıt bez farklı kalitede... Birinde kolayca ıslanıyor, ötekinde kuru kalabiliyor... Türk tarafı, Rum tarafı alışveriş tartışmalarında farklı çocuk bezi “kalite”sini tanıyınca, hayretler içinde kalıyorsun...
Eldemzeki; tabii henüz bu işleri kavrayacak kadar yaşamış değil... Ancak, gene de altındaki bezlerin hangisinden daha çok keyif aldığını hemen belli ediyor... Keyfinin standartları daha şimdiden oluşmaya başlamış bile...
Şimdiki ağlaması ise, refahtan daha çok pay almak için direnen sendikacının feryadına benziyor...
Hepimiz hemen başına üşüşüyoruz, çıt çıtlarını açıyoruz ve tam isabet...
Onu rahatlatmak hepimizin ortak “misyonu” gibi... Geleceği kurtaracakmışız duygusu keskin bir koku olarak evin her yanını kaplıyor...