Önce bıçakladılar, sonra çekiçle başına vurdular, sonra da yaktılar...
Kıbrısımızın “yüz aklarından” müzik adamı Cem Kafkas; Pazar günü, içi kan ağlayarak, gencecik, pırıl pırıl yüzüne yakışmayan, hak edilmemiş bir “acı”yı boğazında düğümlenen sözcüklerle gazetecilere anlatmaya çalışıyordu...
-Tarihte az görülen böyle bir vahşete sağduyu ile yaklaşan herkes müthiş bir hayal kırıklığı içindedir, diyordu...
Cem’in babası Mesut Kafkas, 22 şubat 2007 tarihinde üç cani tarafından Dikelya İngiliz üssüne kaçırılmış, tam 25 gün süre ile kendisinden hiçbir haber alınamamıştı.
Mesut Kafkas, 18 Mart 2007’de Taşkent köyü yakınında arabası içinde “Bir kül ve kömür yığını” halinde tesadüfen bulunmuştu.
Bir müzik sanatçısının, daha da önemlisi bir “evladın” babasının ölümünü anlatan sözleri; hiçbir insan yüreğinin kaldırabileceği şeyler değil...
-Caniler, yanlarında taşıdıkları bıçakla, önce babamı yaraladılar. Daha sonra, vücudunun muhtelif yerlerinden bıçak kırılıncaya kadar bıçakladılar. Ağır yaralı olarak onu, kendi arabasının bagajına koydular. Türk tarafına geçirirken, bagajın kilidi açıldı. Kıvranan, feryat eden babamın sesi çıkmasın diye, bagajdaki çekiçle başına defalarca vurdular. Babamı, elleri ve ayakları bağlı olarak önce Alevkayası’na, daha sonra ise Taşkent köyü yakınında bir arazi içine götürdüler. Kendi arabasının ön ve arka koltukları arasına yerleştirip üzerine mazot dökerek yaktılar. Yakmadan önce, üzerindeki bir miktar parayı da aldılar. Oradan bir kebapçıya gittiler, yemek yediler ve geceleyin de bir gece kulübüne giderek eğlendiler. Kanıtlara göre babam, yakıldığında henüz ölmemişti. Yani kendisini canlı canlı yaktılar.
Kıbrıslı Türkler; bu üç “cani”yi, gazetelerdeki renkli fotoğraflarından tanıdılar.
Bazı gazetelerimiz; alaycı, laubali gülümsemelerle adeta insanlıkla alay eden bu “katil”lerin renkli fotoğraflarını bizleri sinir edercesine yayımladılar.
Aslında Kıbrıs’ın kuzeyinde, 21. yüzyılda yaşanan bu “olay” sıradan bir cinayet değil, tüyler ürpertici bir toplu vahşettir...
Bu yüzden Kafkas ailesi, dokuz ayrı suçtan hüküm giyen bu kanlı sanıkların “Ömür boyu” hapsedilmelerini bekliyordu...
Ağır Ceza Mahkemesi, sanıkların ikisine 20’şer, üçüncü kişiye de 17 yıl ceza verdi...
Cem Kafkas’ın ve ailesinin isyanı, hayal kırıklığı bu yüzdendir...
Şimdi; Başsavcılığın, istinaf etmesini bekliyorlar...
Bu “vahşetin” bir yıl süren dava süreci hiç de kolay geçmedi. Üç sanık önceleri yanıltıcı, çelişkili ve yalan ifadeler verdiler. Sonra bunları değiştirdiler. Hatta pişman ve “nedim” olduklarını da söylediler. Üç yargıcın görev yaptığı Lefkoşa Ağır Ceza Mahkemesi’nde, yargıç Ömer Güran, diğer iki yargıcın verdiği “ceza”ya katılmadı. Mahkemedeki açıklamasında; sanıkların mahkeme boyunca yüz ifadelerinde hiçbir pişmanlık ve üzgünlük görmediğini, sanıkların, sıkça mahkeme tarafından güldükleri için uyarıldıklarını belirtti.
Güran, sanıklara ömür boyu hapis verilmesini savunuyordu.
Kafkas ailesi, böyle bir kararın daha “adil” olacağını düşünüyor ve bu yüzden de özel olarak Ömer Güran’a teşekkür ediyor.
Bu “vahşet” sosyal dokumuzun nasıl kan revan içinde olduğunu gösteriyor, ancak “dava” da toplumsal vicdanımızın “sıkıntısını” bir kez daha gündeme taşıyor...
Daha ağır cezalar vererek “caydırıcılığın” sağlanması, siyaset kurumunun üzerinde durması gereken bir konu değil mi?
Eğer yasalarımız yeterince “caydırıcı” değilse, bu “dava” hepimizin kulağına küpe olmalı ve “yargı” dosyasını ellemekte tereddüt yaşanmamalıdır.
Her yıl, adli yılın açılışında söylenenler ve tekrarlananlar, ülkeyi yönetenleri rahatsız etmiyor mu?
Böylesi cinayetlerde “Toplumsal vicdan”ın tatmini politikacılar için ciddi bir hareket noktası olabilir.
Ancak daha da önemlisi; bu tür vahşetlerin sosyal dokuda açtığı kanlı yaraları nasıl saracağımızdır.
Cem Kafkas, annesi ile birlikte şöyle sesleniyor:
-Ülkemizde ceryan eden bu insanlık dışı davranışları engellemek için bu tür olaylara karşı daha sağduyulu yaklaşalım... Bugün bizlere yaşatılan bu korkunç olay yarın başka bir aileye de yaşatılabilir ve başka ocaklar da sönebilir.
Gerekli hassasiyeti göstermezsek, tepki vermezsek, hayatımızı karartan O.B.’lar, Y.T.’ler ve F.D.’ların sayısı artacaktır.
Kafkas cinayeti; katledilme sürecinde yaşananlarla yargı sürecinde şahit olduklarımız bir toplumu derinden “sarsacak” öğeler içermektedir.
Bu konu, yalnızca Kafkas ailesinin acıları ile sınırlı değildir.
Hukukçusundan politikacısına, yurttaştan eğitimcisine, gazetecisinden polisine, savcısına, yargıcına kadar hepimizi kara kara düşündürmelidir.
Kıbrıslı Türkler, bu biçimde bir “tükenmeyi” kader olarak göremezler, bu bize asla yakışmaz...