Cenk, harika bir iş çıkardı...
Aysu Basri ile upuzun bir söyleşi yaptı ve genç gazetecinin “Kanser”le ilgili yaşadıklarını, bir yazı dizisinde bize aktardı...
Ne halse, “hastalık öyküleri” oldum olası beni etkiliyor... Bu yazı dizisini “Yeni Düzen”de görünce, üç gün boyunca gazeteleri bir kenara koydum ve bütününü bir defada okumak için ayırdım...
Böyle durumlarda öyküden kopmak istemiyorum. Bütün duyguları, kaygılarla ve sevinçlerle aynı anda ve tam bir “bütünsellik” içinde yaşamak istiyorum...
Öyle de oldu...
Aysu’nun anlattıklarını; Cenk’in “korku”lar yaşadığını bildiğim bir mekanda, gökyüzünde bir uçak yolculuğu sırasında bir solukta okudum.
İki genç gazetecinin karşılıklı oturup bir “hastalık” öyküsünü konuşmaları, bana göre hiç de “sıradan” bir söyleşi sayılmamalı...
Aysu’nun içtenliği ve daha işin başında ne olup bittiğini okurları ile paylaşması, kendine güveninin bir eseri...
Cenk ile söyleşisinde de verdiği fotoğraf “estetik” kaygılara beyninde yer olmadığını gösteriyor.
Ancak bunun da ötesinde, yaşadıklarını bireysel dünyası içine hapsetmek, yani “bencillik”le gizlemek yerine, izleyenleri ile paylaşarak, öyküsünden kamusal “yarar” üretilmesini sağlıyor.
Bence, asıl takdir edilmesi gereken de budur...
Aysu’nun bu davranışı; olur olmaz zamanlarda sütunlarında kendilerinden “ben” merkezli bir format içinde söz eden, yaşamlarının gereksiz detaylarını abartılı biçimde okurlarına sunanlara örnek olmalıdır.
İnce çizgi buradadır...
Aysu; bireysel ve kamusal “alan”ların sınırlarını iyi belirleyerek, birbirine dolandırmadan, samimiyet ve sorumlulukla böyle bir “açıklığa” yönelmiştir.
Cenk de söyleşi içinde bu açık yürekliliği yerli yerine oturtunca, öykünün ruhu kolayca duyumsanmıştır...
Aysu Basri’nin 29 yaşında tanıştığı “hastalık”la dalga geçmesi, onu ciddiye almaması, soğukkanlılığı... Tomografi öncesinde kuaföre gitmesi, röntgeni almayı unutması...
İnadına ağlamaması... Panik yapmaması... Süreç içindeki ihmalleri, tahlillerin ayaküstü yapılması, günlük yaşamın hareketliliğine kurban edilen “detay”lar, hepsi ama hepsi bana çok “tanıdık” geldiler...
80’li yılların sonlarına doğru “Sen artık bir şeker hastasısın” dediklerinde, henüz otuzlu yaşlarımdaydım...
“Diyabet”le ilgili olarak o güne kadar hiç bir şey bilmiyordum...
Sağlık sistemimiz içinde ise, durum yürekler acısıydı...
Diyabet konusunda ne uzman doktor, ne de hemşire vardı...
BRT televizyonunda İstanbul’dan gelen uzmanlarla ilk programı yaptığımızda; gencecik oğlu şekerden ölen kadının feryadı yüreğimi dağlamıştı...
Hastanelerimizde diyabetten ötürü bol bol ayak kesiliyordu.
K.T. Diabet Derneği’nin kuruluşunun ardından adeta “toplumsal seferberlik” ilan etmiştik.
Seminerler, konferanslar, araştırmalar, köylerde sohbet toplantıları, medyada televizyon ve radyo programları diyabette önemli bir “farkındalık” yarattı...
Arkasından “Diyabet Hastanesi” kuruldu...
Şimdi bu alanda yetişmiş doktorlarımız, hemşirelerimiz var...
Diyabetini gizleyen, toplumda bunun bilinmesinden rahatsız olan, yeni bir şey öğrendiğinde bunu paylaşmaktan kaçan birçok insanımız var...
Hatta, ben “diyabetli” olduğumu açıkladıktan sonra, o zaman Sağlık Bakanlığı’nda üst düzeyde bürokrat olan bir medya mensubu, köşesinde “Bu hasta bir adamdır, o yüzden söylediklerini ciddiye almayınız” biçiminde benimle dalga geçmişti.
Ancak buna karşın okurlar ve izleyenler önünde “açık” davranmaktan hiç de geri durmadım...
Aysu’nun, gencecik yaşta kanseri “gizlememesi”ni bu yüzden önemli buluyorum...
Ancak; şu “ihmal” yok mu?
Ciddiye almamak, hastalığı günlük yaşamın “arasına sıkıştırmak”... İşte bu konuda büyük bir yanlış yaptığımızı düşünüyorum...
Kendi yaşamımda; hastalıklara karşı dikkatli ve özenli davranmayışın, boş vermişliğin çok büyük faturasını ödüyorum ben..
Bu yüzden yalnızca kendimiz için değil, yakınlarımız için de sağlık bilgisi ve denetimine öncelik vermek, yaşamımızın ilerleyen yıllarındaki “kalite”si açısından zorunlu...
İnsan “Bu hastalık bir kenarda dursun, ben onunla yaşarım” dese de, bunu başarmak çoğu zaman elimizde değil...
Hastalıkların bazısı, bize dostça yaklaşmıyor...
Onları sevimli görmeye ve göstermeye çalışsak da, “kalleşlikleri” zamanla ortaya çıkıyor...
Hınzır bir düşman gibi sinsice içimizi kemiriyor...
Bu nedenle gereken her “önlem”i önceden almak en iyisi...
Ne yazıktır ki bizde her şey, hastalık bizi yere serdiğinde aklımıza geliyor...
“Koruyucu” sağlık hizmetini ise ne yazıktır ki hiç yerleştiremedik...
Bu yüzden her sağlık öyküsü, acıtsa da, kahretse de toplumsal fayda sağlar...