Saray Otel’in sekizinci katında bir yabancı gazeteci beni bekliyordu...
Randevuya biraz da geç kalmıştım...
Koşarak, lobideki asansörün kapısını açarak içeriye girdim...
Tam da bu sırada bir başkası da asansöre girdi.
Girdi ama, ayağını da asansör açık kalsın diye kapının girişine uzattı...
Kapı açık, asansörün dışındaki arkadaşını çağırıyor...
Arkadaşı da resepsiyondaki görevliyle konuşuyor. Belli ki her ikisi de “müşteri”...
Dışarıdaki de, kapıyı tutan da gayet rahat...
“Ben çıkayım, arkadaşınız daha sonra gelir...” gibi bir tümceyle, kapıyı kapatmaya yelteniyorum...
Ayağı ile kapıyı idare eden adam, fena halde bozuluyor bu isteğime...
-Çatladın mı, diyor...
Dışarıdaki arkadaşı ondan daha da hızlı...
Sert sert bakıyor yüzüme ve yüksek sesle bağırarak içeriye dalıyor...
Üçümüz o küçücük asansörün içinde, yukarıya çıkacağız...
Adamların yüzükleri, kol düğmeleri, boğazlarındaki altınlar dikkatimi çekiyor...
Adam, ağzımın dibinde söylenmeyi sürdürüyor...
Arkadaşı da onu sakinleştirmeye çalışıyor...
Bir sert yumruk gelir mi diye, elim ayağım titriyor...
Bereket versin ki, alt katlardan birinde asansörden indiler ve rahatladım...
Ne yalan söyleyeyim; ÇOK KORKMUŞTUM...
***
Cumhuriyet Parkı’nda yürüyorum...
Tam da yürüyüş yolunun üzerindeki banklardan birinde iki gencecik çocuk oturuyor...
Her birinin elinde bir torba, yarışa girmişçesine kabak çekirdeğine hücum ediyorlar...
Belli ki saatlerden beridir aynı mesaiyi harcıyorlar, aynı işi yapıyorlar...
Bacaklarının arasından yere keyifle koyverdikleri kabak çekirdeklerinden kocaman yığınlar oluşmuş...
Dayanamadım...
Burası yüzlerce kişinin kullandığı bir ortak alan...
-Gençler, dedim. Evinizde olsa bu çekirdekleri yerlere böyle özgürce atar mıydınız?
Sert sert yüzüme baktılar...
-Bir süpürge bul da temizleyelim, dediler...
Yürüyüşe devam ettim... Ondan sonraki turda, pisliklerini oracıkta bırakarak gittiklerini gördüm... Hava tam da kararmak üzere iken, az ileride karşıma aniden çıkmazlar mı?
Bu uyarı hiç de hoşlarına gitmemişti anlaşılan...
Üzerime doğru gelirlerken, bir anda ortalık karıştı ve “niyet”lerini tam olarak anlayamadan çekip gittiler...
Ne yalan söyleyeyim; ÇOK KORKMUŞTUM...
***
Öğretmenler Sitesi’nden hastaneye çıkan yolda, Öğretmenler apartmanlarının önündeki “çemberimsi” kavşakta, Gönyeli’ye doğru gitmek için bekliyorum.
Önümdeki araba karşıya geçeceği halde, sola dönecek olan benim aracımın önümde bekliyor...
Hafifçe bir uyarayım, diyorum...
Elimle “Sağa geçmelisin” biçiminde bir işaret yapmaya çalışıyorum...
Hışımla arabasından iniyor delikanlı ve “Erkeksen camı aç” diyor.
Öfkeli gencin sabah sabah kabaran müthiş bir isteği vardı; babası yaşındaki adama sağlam bir “punyo” atmak...
Kızmamıştım... Uzun boylu yağız delikanlıya ve anne babasına inanın çok acımıştım...
Ama ne yalan söyleyeyim; ben de ÇOK KORKMUŞTUM...
***
Birkaç akşam önceydi... Hava yeni kararıyordu...
Sanayi bölgesinde, her zaman kullandığım yolun tam da ortasında, üzeri açık bir çekici kamyon duruyor... Adam, kocaman araca yüklediği bir küçük arabayı merak etmiş, aracını yolun ortasında durdurmuş, aracın üzerine çıkmış, durumu keyifle inceliyor...
Bu yaptığı işi, rahatlıkla yolun kenarında da yapması mümkün...
Aracın kapısını açıyorum, “İşiniz daha sürer mi?” diye soruyorum...
Adam, tutumumdan dolayı hayretler içinde kalıyor. “Görmüyor musun?” diyor. Bana, aracının üzerine yanıp sönen trafik lambasını gösteriyor. Sanıyor ki, o lambayı oraya koyunca, dilediği yerde durabilir, dilediğini yapabilir...
Benim, derhal yolumu değiştirmemi bekliyor... Aracının yukarısından da el kol işaretleri ile bir şeyler söylüyor.
Etraf karanlık, sokak tekin değil...
Ben de “yurttaş” bile olmayan adama kızıyorum...
Adam, öyle bir atlıyor ki arabasının üstünden, bana da kaçmak ve boyun eğmek düşüyor...
Ne yalan söyleyeyim; o akşam da ÇOK KORKMUŞTUM...
Korkuların ve çöplerin her tarafa yayıldığı bir “ülke”de yine de hoş geldin 3 Eylül...