20 günü aşkın bir süredir, birbirine demediğini bırakmayan Talat ile Hristofyas, bugün “Birleşik Kıbrıs” için yeniden masaya oturacaklar...
İnsanın “iyimser” olmasını sağlayacak hiçbir “belirti” ortada yok...
Her iki “görüşmeci” de tribünlere oynamayı sürdürüyor... Her ikisinin de “üslubu” birbirinden tamamen farklı...
Hristofyas’ın stratejisi; dünya kamuoyunda Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak...
Kıbrıslı Türklere el uzatan “Hamiyetperver” bir görüntü çizmeye çalışıyor...
Talat ise, Hristofyas’ın geçmiş “Hayırcılığından” medet umuyor... Hristofyas’ın Türkiye takıntısına laf yetiştireyim derken, yaptığı savunmada işin dozunu kaçırıp “Fukara” bir görüntü sergiliyor...
Bizim medya ise; Lüksemburg’ta Talat’ın genel kurula hitap etmesini magazinleştirerek “Pembe tablolar” çiziktirmeyi sürdürüyor...
Tabii “rantçı” medya erbabının, “tarihi konuşma” şakşakçılığı içinde gözlerden kaçırdığı bir “olay” daha yaşandı Lüksemburg’ta...
Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) Türk tarafının resmi politikalarının “yenilgisi” sayılabilecek bir kararı onayladı...
Hristofyas ve ekibi; AKPM’de 29 Nisan 2004’te alınan ve Kıbrıslı Türkler’e övgüler düzen, Türkiye’ye “Evet” için teşekkür eden 1376 sayılı “karar”ın rövanşını çatır çatır aldı...
Böylece Türk resmi politikası “Evet”in son “kredisi”ni de tüketmiş oldu...
Aslında; AKPM, dünya platformları içinde Türk tarafına daha “sıcak” bakabilen bir kurumdu...
Avrupa Parlamentosu’na, hatta Birleşmiş Milletler’e benzemiyordu...
2004’te Kıbrıslı Türkler Annan Planı’na “Evet” deyince, ilk “Kredi”yi defterimize yazmış olan kurumdur AKPM...
Hatta; 2004’teki kararında tüm dünyaya çağrı yaparak “izolasyonların kaldırılmasını” talep etmiş, Kıbrıslı Türklerin parlamentoda temsiliyetine karar vermişti.
Bu “olumlu” havanın etkisi ile de 2005 yılı başından beri AKPM’de iki “Seçilmiş” vekilimiz “özel statü” ile görev yapıyor. Komisyon toplantılarına, genel kurullara katılıyorlar, öneri sunuyorlar, ancak oy hakları yok...
Yani, AKPM hem bizim hem de Türkiye’nin temsil edildiği bir uluslararası form...
Ancak; son aldığı ve Talat’ın “Bozuk pilav” olarak değerlendirdiği 1628 sayılı karar, dört yıl önce bize duyulan “sempati”nin dağıldığını, tam tersine “Kıbrıs’ın birleşmesi” konusunda tereddütler sergilediğimizi savunan ve bizden taleplerde bulunan bir karar...
Son kararda Türk tarafına 4 çağrı yapılmaktadır.
Birincisi; bizden “Kıbrıs’ın birleştirilmesi”ndeki kararlığımızı teyit etmemiz istenmektedir. Yani bize geçen kararlarda teşekkür edilirken, çözüme verdiğimiz destek için övgüler dizilirken şimdi “Birleşme” konusunda tereddüt içinde gösteriliyoruz. “Ayrı devlet” konusunda ısrar ettiğimiz için de bundan vazgeçmeye çağrılıyoruz.
İkinci çağrı; Rum mallarına ilişkindir. Satış ve inşaat yapılmasını durdurmamızı talep ediyorlar. Üçüncü çağrı; Türkiye’den gelenlerin geri dönmesi için yapılacak yardım ve teşvikleri değerlendirmemizi istiyor. Dördüncü çağrı ise 550 sayılı BM kararına saygı duymamızı ve Maraş’ı BM yönetimine devretmemizi istiyor.
Tabii kararda Rum tarafına, Türkiye ve Yunanistan’a da çağrılar var...
2004’te Türkiye’den söz ederken ağzından bal akan parlamento; bu kez Türkiye’nin Kıbrıs’ın kuzey kısmını “işgal” ettiğini söylüyor ve bir miktar asker çekmeye çağırıyor.
Rum tarafı için 2004’te oldukça “soğuk” ifadelerin yerini bu kez “teşekkür” alıyor. AKPMeclisi; Hristofyas’a Kıbrıslı Türklerin entegrasyonunu sağlamak için yaptığı yardımlara teşekkür ediyor.
Elbette; AKPM kararları tavsiye niteliğindedir ve bizler, eskiden olduğu gibi “Bize bir şey olmaz abi” mantığı ile hareket edebiliriz.
“Böyle kararcıkları biz çok gördük, vız gelir tırıs gider” da diyebiliriz...
Ancak; dört yıl önce, “izolasyon”dan kurtarılmamız için dünyaya çağrı yapan, bize ilk ve son desteği veren, temsilcilerimizi bünyesine kabul eden bir kuruluşun kürsüsünden dünyaya hitap ettiğimiz için övünüyorsak, bu adamların aldığı “karar” neden böyle çıktı onu da düşünmek zorundayız...
Ne oldu da, dört yıl içinde Rum tarafı tüm “olumsuzlukları” yenmeyi başardı ve 2004 yılında bize gösterilen “sempati” bugün tepkiye dönüştü?
Acaba bizim bu gelinen noktada hiç mi suçumuz yok?
Talat’ın ve kadrolarının, Türk resmi politikasını oluşturanların hiç mi sorumluluğu yok?