Kapıp kaçmak
Adamın biri Türkiye’den geldi!..
Yolda yürüyen vatandaşın üzerine atladı, hırsızlık yapmaya çalıştı, güpegündüz, orta yerde...
Ve ‘suçüstü’ yakalandı...
* * *
Mahkemeye çıktı!..
Dün...
İkamet izni olmadığı anlaşıldı...
Çalışma izni de...
Ve yargılanacağı güne kadar, kalacak yeri de olmadığı için 3 ayı geçmemek üzere cezaevine gönderildi.
* * *
Şimdi İçişleri Bakanı sayın Özkan Murat’ı radyo, televizyon programlarında izliyorum.
Her “elini kolunu sallayanın” adaya giremediğini söylüyor.
Binlercesinin geri gönderildiğini söylüyor.
Peki bunlar nasıl giriyor?
Hiçbir izni olmadan?
Kalacak yeri olmadan?
Ne işçi, ne de turist!..
HIRSIZ resmen...
Yani adam çalmaya geliyor...
* * *
Adaya nasıl girdi bu zat?
Bunun araştırması yapılacak mı?
Hangi limandan, ne zaman, hangi saatte girdi?
Kim ya da kimler göz yumdu?
Daha ne kadar ‘sorma gir hanı’ olmasına izin vereceğiz Kıbrıs’ın kuzeyinin...
Daha ne kadar kirleneceğiz?
Daha ne kadar?
Protokol sırasına göre!..
Protokol krizi yaşandı, şehitleri anma töreninde…
Ne ilginç ha, "Kim daha büyük" kavgası!..
Ya da "kim kimin önünde…"
Şimdi bu işin "felsefesini" sorsanız, bir kitap laf yazarlar da…
İşin özü bu: "Ben mi daha büyüğüm sen mi?"
Çelengi önce şehrin Kaymakamı koymuş da sonra komutanlar çağrılmış…
Halbuki eğer Cumhurbaşkanı falan yoksa, doğrudan komutana geçmeli sıra…
Ya da kurucu Cumhurbaşkanı'na…
Ama iyi demiş, yeni Barış Kuvvetleri Komutanı, "Biz şehitleri anmaya geldik.."
Gerçekten de, günün ‘esas anlamı’nı unutup başka tartışmaları öne çıkarmak saygısızlık bence…
Aslında “kıyameti kopartanlar” da kraldan çok kralcılar...
Dün olduğu gibi bugün de “şehit, bayrak, yurt sevgisi” gibi manevi değerler üzerinden “siyasi
propaganda” yapmaya çalışan kafalar bunlar...
* * *
Ama bu 'protokol' listeleri de bir ilginç doğrusu…
Mesela bizde..
"Törenlerde Uygulanacak Protokol Listesi" var…
Tüzüğü var yani...
Hangi mantıkla yapıldığı sıralamanın pek bilinmiyor.
Bir yerde de açıklaması yok.
Listenin başında Cumhurbaşkanı, sonra Meclis Başkanı…
Ardından Başbakan….
Ve hemen ardından, sonradan araya giren "Kurucu Cumhurbaşkanı."
Sonra mesela Türkiye Büyükelçisi geliyor.
Daha sonra da komutanlar…
Barış Kuvvetleri, 39'uncu Tümen, Tugay Komutanı ve Güvenlik Kuvvetleri…
Bakanlar ve milletvekilleri, komutanlardan sonra…
Ve mesela demokrasi de “halkın seçtikleri aracılığıyla kendi kendini yönetmesi” olarak tanımlanıyor...
* * *
Bir de Ankara Valiliği'nin protokol listesine baktım…
Cumhurbaşkanı ve Başbakan'dan sonra Genelkurmay Başkanı var…
Ama örneğin kuvvet komutanları; ve hatta orgeneraller ve oramiraller, Bakanlar Kurulu üyelerinden sonra geliyor orada; 11'inci sırada protokolde…
Bu listede, bizim Ankara Büyükelçisi'ni bulamadım.
İlk 20'de yok galiba…
* * *
Yine Türkiye'de, "Başkent dışındaki illerde" uygulanacak tören kuralları, Bakanlar Kurulu kararı ile belirlenmiş…
İlk sırada, milletvekilleri var…
Sonra, “mahallenin en büyük komutanları…”
* * *
Hani çok tartışıldı ya, "çelenk koyma merasimi" sırasında yaşananlar…
Onun nasıl olduğunu da buldum, Türkiye'de..
Bizdeki örnekle örtüşsün diye de "mahalli törenleri" araştırdım.
……
<<... Madde 10 - Çelenkler, 4/9/1973 gün ve 7/7058 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konulan "Resmi Bayramlar ve Anma Günlerinde Anıtlara Konulacak Çelenklerin Hazırlanması, Taşınma ve Sunulması Hakkında Yönetmelik" esaslarına göre konulur.
Çelenk koyma anında sağda mülki idare amiri, ortada garnizon komutanı veya temsilcisi, solda belediye başkanı bulunur.
……
Yani yerel yönetici, idari amiri ve komutan "hep birlikte" yapıyorlar bu işi…
Ne güzel, el ele!..
* * *
Dünyanın başka ülkelerini araştırmadım…
Acaba var mı böyle bir sıra?
Ya da varsa, nasıl?
Kim önce, kim sonra?
Neyse, eğer meraklısı araştırırsa, örneğin Ingiltere'de, Amerika'da, Almanya'da nasıl bu işler, ben de öğrenmek isterim doğrusu…
/ / /
Kıbrıs geceleri
<<... Salamis Bay Otel'de kaldık, bir haftalık tatil… “Kıbrıs Gecesi” düzenlendi otelde… Kıbrıs yemekleri ve Kıbrıs müziklerinden, folklorumuzdan söz ediyorlar.
"- Şeftali Kebabı nerede" diye sorduğum zaman bir bayan görevliye, "özür diliyorum,
bilmiyorum" dedi…
"Çiğ köfte ve gözleme" vardı, 'Kıbrıs Gecesi'nde…
"- Bunlar Kıbrıs mutfağı değil ki" deyince ise yanıt ilginçti: "Merak etmeyiniz Kıbrıslılar da alıştı bunlara…>>
* * *
Türkiye'den gelen ve kendi ülkesinde tatil yapan bir Kıbrıslı okurum anlattı bunları…
Yorum sizin...
/ / /
Bir gece yarısı, iz peşinde!
Yine buram buram terlediğim, karbon kağıdından izli, yorucu ve telaşlı bir günün ileri saatleri…
Çok sıcak, çok hem de…
Yıllar yılı Girne’nin “yapış” hallerinden sonra nasıl da “soğuk duş” gelmişti, Lefkoşa’nın geceleri…
Oysa artık “yasemin kokusu” da kalmadığına göre…
O eski “püfür” halleri de terk etmişse bizi, hakkıdır…
Kim kızabilir ki?
Yoksa bir karar verse “esip geçmeye”, hesabını sormaz mı önce, “Ne yaptınız benim eski kokumu” diye…
Ne kokar ne tüter hallerimizle, “itiraf” edebilir miyiz acaba!
Ne yaptık ha !?
Ne yaptık “soy ağacımız” kazınmış onca yaşam alanımıza?
* * *
Ama bu kez, üstelik de yıllar sonra, sevemediğim apartman hayatının ikinci katında, balkonu keşfettim, kucağımda bilgisayar…
Ve birikmiş ‘dedektif’ dizilerim!..
İp uçları, detaylar, gerilim, suçlu profilleri ve sonunda, mutlaka yakalanan bir ‘gözü dönmüş’ katil!..
Hele de ay ışığına, nasıl da uyar ha!..
Onca yeni inşaat arasından süzülüp de yanağımı okşamayı başaran hafif bir esinti var gene de…
Gece yarısını çoktan geçmiş saatim!..
Ve bir de kendimden geçmişim, gözüm ekranda..
Nasıl da rahatlatıyor insanı, tüm gerilimlerine rağmen bu diziler…
Arkası yarın olmayan, diziler…
* * *
Öyle “arkası yarın” modeli Brezilya dizilerini de, onları hiç aratmayan Türk dizilerini de sevemedim nedense…
Başlayacak… Ve bitecek mesele… Tek bir bölümde, aynı gece!
Bu ‘Amerikan’ modeli hırsız – polis kovalaması, günün ve hayatın gerilimlerinden alıp, başka başka kaçışlara, maceralara ve korkulara sürüklüyor ya beni!..
Bayılıyorum doğrusu…
Hele bir de “teknoloji” bulaşınca işin içine; bir saç telinden kimlik çıkıyor anında, bir parmak izinden binbir hikaye…
Ya komik ve takıntılı adam çözüyor meselenin sırrını, ya da güzel dedektif kız ile yakışıklı ve kaslı erkek giriyor devreye...
* * *
Sonra düşünüyorum da…
Gözü dönmüş katilleri değil miyiz, “taammüden” öldürdüğümüz şehirlerimizin, kasabalarımızın, daracık caddelerimiz ve meydanlarımızın…
Nereler varsa “iz” bıraktığımız, “biz” kokan ne varsa yıllarca, bir ‘seri cinayet’e kurban vermiyor muyuz tümünü?
Eğer değilsek katil, hiç mi yok “suç ortaklığımız” acaba?
Sahi, kim düşecek şimdi bu işin peşine, kimler toplayacak kanıt, kim bulacak ip ucunu ha!..
Komik ve takıntılı adam mı gelecek uzaktan!..
Yoksa, kumral saçlı, şu güzel dedektif mi?
* * *
Saç teli mi verelim kanıt için, kocaman bir ayak izi mi yoksa?
PAZAR tebessümü
Peki La' Uşşuğum...!
Karadeniz'in doğusunda siyasi başarısından emin "politikacı" bir grup halkın nabzını tutarken.... Bir köy kahvehanede toplanan kalabalıktan bir yaşlı emice:"poliikacılara":
- Uşşuğunm de pakayim baa, siz hiç içki içer misinuz?
- Yok dede, biz içkiyi ağzımıza bile sürmeyiz, günahtır.
- Sigaraniz var midur?
- Dede biz sigaraya karşıyız, her yerlerde yasakladık bile.
- Peki kumarinuz var midur?
- Yok dede, biz olduğumuz sürece memlekette kumar oynanmaz.
- Karı kız işleriyle araniz nasildur?
- Dede hiç olur mu, o da örf adetlerimize aykırıdır. Sümme haşa.
- Peki la' uşşuğum, sizin hiç masrafinuz yoktur... Yoktur da neden pu kadar çalaysunuz?
(La' = ulan, ulancık, minik ulan, sempatik ulan mealinde; Karadenizli ağzı :: politika = yunanca; poli = çok , tika = yüz
1. Çok yüzlülük, çok görüşlülük mealinde
2. Bazı dönemlerde ve bazı uygulamalarda = çok yüzsüzlük anlamında )
Teselli
Çok güzel bir sözdü, “Criminal Minds”ın finalinde.
“Birbirlerimizin sırlarını bilsek, çok teselli bulurduk…”
John C. Collins söylemiş!..
* * *
Bence de öyle…
Yaşadıkça, daha iyi anlıyor insan…