Bir ‘çatlak’ saksının ardından!..
Sene 1977 !..
En soğuk kışlarından birini yaşıyor ada…
Hani derler ya “bardaktan boşalırcasına” öyle bir yağmur…
Ve Mesarya’da, bir köy ilkokulunda, evlerinden yürüyerek gidiyor çocuklar, eğitim yuvalarına…
Gök gürültüsüne aldırış etmeseler de, hesapsız bir sağanak, ıslatıyor minik bedenlerini baştan aşağıya…
* * *
Sınıfa giren genç öğretmen, camlara büyük bir iştahla vuran yağmura bakıyor önce…
Sonra, karşısında oturan ‘sırılsıklam’ çocuklara…
- Ne oturuyorsunuz, gidin evinize, bir an önce üzerinizdeki şu kıyafetleri değişiniz, dese…
Mümkün değil çünkü yağmur daha da artırmış şiddetini…
Şimdi çaresiz…
* * *
Bu genç öğretmen ki, omzuna aldığı çocuklara ‘eğlenerek’ sevdirmişti okulu…
Bir de, Ruhi Su şarkıları okutmuştu, hep bir ağızdan…
Sonra!..
Ellerinde çapa kürek, okul bahçesinde bakladan maydanoza neler yetiştirmemişlerdi ki!
* * *
Şimdi karşısında ıslak ve titrek duruyordu öğrencileri…
Deposuna gitti okulun, kocaman bir toprak saksı getirdi…
İki pencereyi açtı…
Sonra, saksının içine doldurduğu tahta parçalarını verdi ateşe…
Gürül gürül yanıyordu işte…
Çocuklar, bir daire şeklinde oturdu ateşin başına, ders öyle başladı…
* * *
Günün sonunda hem kurumuştu herkes, hem de ısınmıştı…
Ama olan, kocaman saksıya olmuştu ne yazık.
Çok fazla dayanamamış ısıya, çatlamıştı…
* * *
Bir gün sonrasında, bir öğrenci ısrarla parmağını kaldırmaya, konuşmak için izin istemeye çalışıyor; yanındaki öğrenci engellemek istiyordu nedense…
- Söyle kızım, dedi genç öğretmen.
- Öğretmenim, bizim için sınıfta ateş yaktığınızı evde anlattım. Yengem dedi ki, “Ne deli öğretmen, sınıfta ateş yaktı, üstelik saksıyı da çatlattı…”
* * *
Gülümsediler!...
Hep birlikte…
* * *
Yetmişli yılların genç ve ‘ateşli’ öğretmeni Ahmet Derya’ydı…
Ki sonrasında, Eğitim Bakanı olarak da tanıdık…
Ve ‘söyle kızım’ dediği de, Özgül!..
Onca ‘çatlaklığıma’ rağmen bana katlanan…
* * *
Mesarya’nın o küçük köyünde, ilkokul yok artık, ‘tatbikatlar’ var ne yazık…
Kızılyürek
Işık Kitabevi’nin bu yılki fuarında, “onur ödülü” Niyazi Kızılyürek’e verildi.
Öylesine heyecan duydu ki…
Bu ‘onur’u çoktan hak etmişti Kızılyürek…
BRT’de yayınlanan “Duvarımız” belgeseli “büyük gürültü” koparmıştı hani, o geldi aklıma…
Çünkü Kızılyürek, hepimize, “öteki”ni uzaktan bakarak değil, “gerçekten hissederek” anlamayı öğretti.
* * *
Niyazi Kızılyürek’in ödülünü aldığı dün gece, kendisiyle ilgili bir de belgesel gösterildi.
Şu anısı aklımda kaldı, Luricina’ya dair...
Belki kelimesi kelimesine bir deşifre değil ama aklımda kaldığınca…
… “Çok canlı, esprili, neşeliydi köy kahveleri. Sonra bir komutan geldi ve “Türkçe Konuş” kampanyası başlattı. Ve ardından, Rumca konuşulan her kelime için para cezası olduğu duyuruldu. O cıvıl cıvıl köy kahvesi, sessizliğe büründü bir anda…”
* * *
Konuşmanın dahi “kelime başı” cezaya kesildiği günleri yaşadık…
Yıllar yıllar önce...
Şimdiki zamanda, istediğimiz dili konuşuyoruz ama…
Anlaşamıyoruz hala…
Düşünmemiz mucize

Hani çok sevdiğiniz birinin hediye ettiği kolyeyi hiç ayırmazsınız boynunuzdan... Sonra bir gün, bir an eliniz çenenizin kıvrımlarından aşağıya iner de, yerinde olmadığını hissedersiniz...
Paniklersiniz!..
Ya da bir kalabalıkta gezintidesiniz...
El ele yürürsünüz oğlunuzla, kızınızla, aşkınızla..
Ve deniz fenerine dalıp dalıp gitmelerinizde, elinizin boşta kaldığını fark edersiniz ki; deliye dönersiniz o an, kalabalığı yararak başlarsınız aramaya, göz bebeğinizi...
Kıbrıs’a dair anılarımız, değerlerimiz, kokumuz ve dokumuz, geleneklerimiz, yani ‘biz’e benzeyen ne varsa işte öylesine kayboluyor bir an...
Panikliyoruz!..
Panikledikçe daha sıkı sarılmaya çalışıyoruz.
Ama, uçup gittiğini de fark ediyoruz sürekli...
Ve ‘yerine gelen’ yeni değerler de çok fazla ‘yabancı’ duruyor bize...
Avuç içimizden koptuğu hissini yaşıyoruz, bize ait o ‘küçük’ ama aslında ‘hayatımız’ olan
detayların...
* * *
“Düşünmemiz Mucize” tüm bunları anımsattı bana, yeniden...
Çünkü, Kıbrıs insanının tepkilerini ve ezberlerini, öylesine güzel bir sıcaklıkla sahneye
yansıttılar ki...
Kıbrıslı Gençlik Platformu Ankara Tiyatro Atölyesi’ni yürekten alkışlamaktan başka ne kalıyordu geriye...
Belki bir ‘okul piyesi’ havasındaydı oyun; belki bir ‘şov’ ya da bir ‘skeçler dizisi’
formatında...
Ama, hissettirdiler ki, aslında ‘rol kesmiyorlar...’
Bizi, bize anlatıyorlar sadece...
Hem güldüğümüz hem kızdığımız ama hem de fazlasıyla özlediğimiz kendimizi anlatıyorlar...
* * *
Evet, bizim adımıza hep başkalarının karar verdiği bir hayat kesitinde, ‘düşünmemiz’ mucize!..
Daha açık var!
TIP-İŞ hekim kadroları doldurulmadığı için şikayetçi!..
Öğretmen sendikaları, öğretmen açığı olduğu ve öğretmen kadrolarının doldurulmadığı için isyanda...
Memur sendikaları, özellikle gümrüklerde ve diğer pekçok alanda memur kadroları doldurulmadığı için dertli!..
Ama mesela UBP... Ve bu siyasi partimize ‘yararlı’ eylemleri ile gündemde olan bir diğer grup da diyor ki,
“Devlet bütçesindeki açığın ve zamların en önemli sebebi istihdamlardır...”
Yine yazıyorum, bu söylem, popülisttir...
Eğer ‘samimi’yseler, devlet kadrolarındaki “fazlalıkları” isim isim açıklayacaklar...
Nerelerde, kaç kişi fazlalık var ve “derhal” işlerine son verilmelidir...
Nerelere yeni istihdam gerekmektedir...
Ve bu bütçe, nasıl, denkleşecektir.
* * *
“Tavşana kaç, tazıya tut”la siyaset yapılmaz !...
Dilden dile Kıbrıs
YeniDÜZEN’in sayfalarından sizlerle buluşan nice makale, araştırma, öykü, röportaj; daha sonra kütüphanelerimizde ‘en fazla okunan’ kitaplar oldu.
Sevgül Uludağ’ı mı anlatayım, Niyazi Kızılyürek’i mi; daha eskilere uzanarak Kutlu Adalı ya da Tamer Öncül’ü mü...
Bu da bizim mutluluğumuz...
Ya da “YeniDÜZEN’i farkı” burada işte...
Bir gazetede yazmanın en iyi tarafı, sizi, sürekli ve düzenli üretmek adına belirli bir disiplin
altına alıyor, üzerinizde pozitif bir baskı yaratıyor. Sonra bir bakıyorsunuz, “kitaplar dolusu” yazmışsınız aslında...
* * *
Şimdi YeniDÜZEN övgüsü yaptım diye, Dr. Filiz Besim’e haksızlık olmasın!..
Bu kadarcık pay da çıkartalım kendimize...
Evet, Dr. Filiz Besim’in büyük çoğunluğu YeniDÜZEN’deki makale, araştırma, röportaj ve
yazılarından oluşan ilk kitabı okurla buluştu...
Kitabı elime aldığımda büyük mutluluk duydum gerçekten... Çünkü her bir yazının üzerine nasıl titrediğini, nasıl emek verdiğini; nasıl hissederek ürettiğini, her bir cümleyi nasıl yaşadığını bilenlerdenim..
Doktorluk, hele de cerrahlık gibi çok yoğun ve ağır bir mesleği olmasına rağmen, “yazarlığa” ayırdığı zaman ve sadece yazmakla kalmayarak, “araştırmacı” yönünü de ön plana çıkarması... Ahmet Tolgay gibi mesleğin duayenleri ile paylaşımı, işbirliği... Gözlemlerini, sürekli geliştirdiği ve kendine özgünleştirdiği bir uslupla kağıda dökmesi... Ve en önemlisi ‘heyecan’ duyması. Ne güzel...
“Dilden Dile Kıbrıs”, adamıza dair sıcacık dokunuşlarla bekliyor sizi... Işık Kitapevi’nin fuarında, kitapçılarda...
Dr. Filiz Besim’i kutluyorum. “Bir düşüm gerçek oldu” diye özetledi en yalın sözcüklerle yeni kitabını, sevincini, coşkusunu... Umarım, tüm düşleri gerçek olur hayatta...