Oryantalizm ve “Dünyanın Süper Zeytin Gücü Kıbrıs”
Avrupa’nın en önemli gazetelerinden birinde Gürcistan’da yaşanılan savaş değerlendiriliyor. Ünlü dış politika yazarı söze şöyle başlıyor: “dünyanın gözleri açılmış Gürcistan’daki savaşa şaşkın şaşkın bakıyor. Birbirlerini öldürenler Müslümanlar değildir ve bir yerde savaş olması için orada Müslümanların yaşaması gerekmiyor. Gürcistan savaşında Hıristiyanlar Hıristiyanları öldürüyor. Bunun nedeni de milliyetçi ihtiraslardan başka bir şey değildir”.
Yukarıdaki tespit elbette doğrudur. Dünyadaki bütün savaşları tabi ki Müslümanlar yapmıyor. Ne var ki, Avrupalı gazeteci-yorumcu bu sıradan gerçeğin altını çizerken bile Oryantalizm yapmaktan kendini alamıyor. “Dünyanın şaşkınlık içinde Hıristiyanların Hıristiyanları öldürdüğünü izliyor” diyerek birbirlerini öldürenlerin Müslümanlar olması durumunda, bunun “dünyanın en doğal hali” olarak yorumlanacağını ima ediyor.
Batı’nın, Doğu-Müslüman dünyasına ön yargılar içinde yaklaştığı bilinen bir gerçektir. Edward Said’in 1978 yılında yayınladığı önemli eseri “Oryantalizm”, Batı’nın “Doğu” kurgusunun arkasında güç-dayatması ve sömürgeci bir anlayışın yattığını gözler önüne sermiştir. Edward Said, Batı’nın Doğu’yu adlandırırken kullandığı dil ve yarattığı imgenin kendinden “daha aşağı” olarak gördüğü Doğu’dan kendini farklılaştırarak onun üstünden kendini tanımlamaya yaradığı kadar, Doğu üstünde hegomonya oluşturduğunu da bütün açıklığıyla göstermiştir. Gazetecinin kullandığı dil, üstelik Batı’yı eleştirmek üzere kaleme alınan bir makalede bile, bu geleneğin esiri olmaktan maalesef kurtulamıyor.
Ünlü dış politika yorumcusu, Gürcistan savaşının Batı’nın yanlış Rusya politikaları yüzünden yaşandığını da iddia ediyor. Kosova’nın tanınması ve Ukrayna ile Gürcistan’ın ısrarla NATO üyesi yapılmak istenmesini bu hataların başında sayıyor.
Gazteci-yorumcu, devamla, İran Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmenijad’ın Türkiye ziyareti üstünde de duruyor ve İran’ın izolasyondan çıkmak için çeşitli devletlerle ilişkilerini geliştirmeye çalıştığını ve yoğun bir faaliyet içinde bulunduğunu vurguladıktan sonra, Ahmenijad’ın Türkiye ziyaretinin 2005 yılından beri hazırlandığını iddia ediyor ve soruyor: “Peki, Türkiye böyle bir şeyi niye yapıyor?”
Bu soruya verdiği yanıt da oldukça ilginçtir. Yazara göre, Batı Türkiye gibi önemli bir ülke ile yeteri kadar ilgilenmiyor, ya da yanlış alanlarda Türkiye ile ilgileniyor. Örneğin, Türk-AB ilişkilerini sadece Avrupa’ya akın edecek olan Türkiye’li göçmenler açısından ele alıyor veya “dünyanın süper zeytin gücü Kıbrıs yüzünden Türkiye ile kavga ediyor”.
Yukarıdaki değerlendirme kendi içinde hem Oryantalizm, hem de güce tapınma ve dış politikayı sadece güç küresi üzeriden ele alan bir anlayışı barındırıyor. Yazarın Kıbrıs gibi “süper zeytin gücü”, yani “son derece önemsiz” bir ülke yüzünden Avrupa Birliği’nin Türkiye ile kavga etmemesi gerektiğini söylemek isterken yaptığı alaycı vurgu, aslında pek çok şeyi ele veriyor. Yazar, Kıbrıs’ın zeytin ithal eden bir ülke olduğunu bilmiyor. Bir ülkeyi “önemsiz” ilan etmek için onu “süper zeytin gücü” olarak adlandırırken, bir başka ülkenin önemini yine aynı mantıkla, güç politikasıyla, değerlendiriyor ve Türkiye’nin AB için önemini güç politikalarıyla sınırlandırıyor. İşte sorun tam da buradadır: uluslararsı ilişkilerde her şeyin güç ve güçsüzlük üzerinden değerlendirilmesi ve başka değerlere önem verilmemesi... Örneğin, Türkiye’nin AB üyeliğinin Doğu ile Batı arasında süregelen önyargıların azalması ve yeni bir iletişim ve bellek değiş-tokuşunun oluşması için önemli bir fırsat olabileceği yazarın aklına gelmiyor.
Dünyayı güç politikaları bakımından “önemli” ve “önemsiz ülkeler” ayırımına tabi tutmanın, kültür düzeyinde “önemli” ve “önemsiz kültürler” ayırımına tabi tutmak kadar kabul edilmez olduğu anlaşılmadan istikrarlı bir dünya hayal etmek, hayal olarak kalmaya mahkumdur. Maalesef dünyanın Batısı giderek daha büyük oranda eleştirel düşünceden uzaklaşmaya ve önyargılara dayalı anlayışların at oynattığı bir diyar olmaya doğru ilerliyor. Oysa güce tapınma ile güçsüzleri aşağılamaya dayanan anlayış yakın Avrupa tarihinde korkunç yıkımlara yol açmıştı. Avrupa Birliği bu mirastan uzaklaşmak ve yeni değerler üretmek için kurulmuş olmasına karşın, bu dönemde bu gerçeği unutan Avrupalıların sayısı hiç de az değildir.