Başarılı ve sağlıklı bir iş adamıydı. Sadece para kazanmaya çalışan bir işadamı olmanın ötesinde, toplumsal gelişmelere duyarlı, ülke yönetiminde artan muhafazakarlaşmadan ve toplumda gördüğü “İslamofaşist” eğilimlerden büyük endişe duyan bir kişi ve arkadaşları arasında da ülkesini çok seven “gerçek bir Kemalist” olarak tanınıyordu…
İstanbul’un Ümraniye semtinde bir gecekonduya yapılan baskında ele geçen miyadı dolmuş ve imha edilmesi gerekirken bazı karanlık kişilerin ellerine düşen bir kutu el bombasıyla ilgili soruşturma çerçevesinde gözaltına alındığında tarih Haziran 2007 idi. O zamanlar “Ümraniye soruşturması” deniyordu henüz ve o el bombalarından birinin Cumhuriyet gazetesine atılan bombalardan olduğu iddiası ve Danıştay’a yapılan kanlı saldırıyla birlikte bir “çete faaliyeti” araştırması içerisinde idi.
Danıştay saldırısı ile Ümraniye bağlantısı olmadığı daha sonra Danıştay saldırısına bakan mahkemece ortadan kaldırılmışsa da, bağlantı olabileceği fikri ve iddiasından AKP hükümetine biat eden medyada hiç ama hiç vazgeçilmedi.
Haziran 2007’de gözaltına alındığında ve akabinde 48 kişi ile birlikte tutuklandığında resmen hiçbir suçlama getirilmedi hakkında. Soruşturma devam ediyordu ve savcının iddianamesini yazma için zamana ihtiyacı vardı… İktidara biat eden medyada ise hakkında çete üyesi olmadan, çetenin finansörü olmaya varıncaya kadar çeşitli suçlamalar gırla yayınlanıyordu. Soruşturma “Ümraniye sıruşturması”ndan “Ergenekon Terör Örgütü” soruşturmasına evrimleşirken de hakkındaki biat eden medyada yayınlanan ancak resmen ortaya konmayan iddia “Ergenekon terör örgütü üyeliği ve finansörü” galine devşirilmişti.
Uzun uzun sorgulandı… O da sorguladı “Suçum ne?” diye. Sorgulayanlara ısrarla niye gözaltına alındığını, niye tutuklandığını, suçunun ne olduğunu sordu… Sorgulama ve soruşturma devam ediyordu, iddianamenin yazılması için zamana ihtiyaç vardı ve niye parmaklıklar arasında olduğunu bir türlü öğrenemedi.
Hürriyetten yoksun aylar geçti… Aytlar deldi de geçti. Sağlığı kötüleimeye başladı. Önce “ciddi soğuk algınlığı” olduğunu söylediler, bir müddet sonra akciğer kanseri olduğunu öğrendi… Dışarıda daha iyi tedavi görebileceği umuduyla, o ve avukatları serbest bırakılması, tutuksuz yargılanması talebinde bulundu defalarca… Hepsi reddedildi..
Sonra aniden, 1 Temmuz günü, savcının emriyle Ankara, İstanbul ve ülkenin diğer yerlerinde sabah operasyonuyla onlarca akademisyen, işadamı, gazeteci ve emekli asker (iki tanesi emekli orgeneral) gözaltına alındığı sırada, haber geldi: “Artık tutuksuz yargılanacaksın, serbestsin” dediler. Ne o, ne de avukatları serbest bırakılması için yeni bir başvuruda bulunmamışlardı, ama mahkeme savcının istemiyle onu serbest bırakıvermişti…
Serbest bırakılmıştı ama onun haberi yoktu çünkü hastalığının son evresine girmiş, artık şuuru kapanmış ölüm yatağında bir hastaydı o… İki aydır kapısında gardiyan bir hastane yatağında tedavi görüyordu. O hayatında “devrimsel değişiklik” yapacak “artık serbestsin” kararını duyamadı… Kanser artık beynine ve kemiklerine de sıçramış ve doktorlar “umut yok, tedaviye cevap vermiyor bünye artık” diyerek tedaviyi kesmişlerdi… “Serbestsin” kararının getirdiği tek değişiklik kapı önündeki nöbetçilerin kaldırılmasından daha ileri bir anlam taşımıyor idi.
Başucunda ağlayan karısı “Ben sağlıklı, neşeli bir adam verdim, bir yıl sonra devlet bana ölmekte olan bir adam verdi” diye dert yanıyordu. “Onu serbest bıraktılar çünkü artık ölüm döşeğinde…” diyordu…
Doktorlar ise artık yapacak hiçbir şeyin olmadığını vurguluyorlardı.
Hapisten “salınmasının” beşinci gününde, sabaha karşı, bazı kişiler Cumhuriyet tarihinde ilk kez iki orgeneralin tutuklanması hakkında üzüntülerini belirtirlerken (tabii bazı çevrelerde de aynı nedenle bayram yapılırken) ve bazı kişiler de meslekdaşımız ve arkadaşımız Mustafa Balbay ve bazı diğer gözaltındakilerin “tutuksuz yargılanmak” üzere serbest bırakılmalarına sevinirken haber geldi: “Ergenekon terör çetesinin finansörü” serbest bırakıldığı ancak farkına varamadığı hastane yatağında hayatını vermişti…
Parası yoktu o “terör örgütü finansörünün”… 13 aylık gözaltı ve tutukluluğu sırasında işleri sahipsiz kalmış, ailesi parasız kalmıştı. Belediye yardıma koştu, cenaze masraflarını üstlendi. 6 Temmuz günü, iktidara biat eden medyanın bildirdiğine göre hüjkümete karşı “çete”nin kalkışmayı başlatacağı gün, belediye yardımıyla toprağa verildi… Adı Kuddisi Okkır idi…
HİÇ BERAAT EDEMEYECEK
Okkır resmen hiçbir suçlama ile muhatap olmamıştı. Öldüğünde daha iddianame yazılmamış ve savcı onu ne “çete üyeliği” ne de “çete finansörlüğü” ile resmen suçlamamıştı… Yani suçlanmadan önce ama aynı zamanda da beraat edemeden öldü…
Şimdi öldüğüne ve gömüldüğüne göre, hakkında hiçbir suçlama da getirilmeyecek. Ne bu meşhur “Ergenekon” davasının sanığı ne de eğer bir gün iddianame yazılır, dava başlar ve hüküm aşamasına gelebilirse ne mahkum ne de temize çıkanlar arasında olacak adı. O iktidara biat eden medya tarafından ve o medyaya sorgulama ile ilgili detayları sızdıran savcılık-mahkeme kaynakları tarafından yargısız infaz edildi… Sadece o mu? Aynı zamanda ailesi de yargısız infaz kurbanı oldu. Okkır ailesi sadece babalarını değil aynı zamanda 13 aylık gözaltı ve tutuklama döneminde servetini de kaybetti, babalarını defin etmeye belediye yardımına muhtaç hale geldi.
Özgürlüğe adım atarken Balbay “Terörden yaralıyım” diye haykırıyordu. Aynı sıralarda biat eden medyada ise bir tartışma programında bşir “gazeteci” büyük bir iştahla “büyük balıkların” parmaklıklar arkasına atılmasından duyduğu hazzı anlatıyor, savcı’nın “ulusalcı terörist çeteyi ağa düşürmesini” alkışlıyordu…
Kimler terörist, kimler mağdur acaba?
TALAT ÖLÜMCÜL BİR HATA YAPTI
Türkiye’de herkes “Ergenekon” meselesi ile uğraşırken, 1 Temmuz günü bir araya gelen Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum liderleri ise bir gün inşallah başlayacak kapsamlı görüşmelerde “tek vatandaşlık” ve “tek egemenlik” konularının gündeme alınacak konular arasında olması konusunda “görüş birliği” içerisinde olduklarını açıkladılar.
Muhakkak ki Kıbrıs’ta uzlaşıya dayalı bir çözüm olacak ise her iki tarafın da bazı acı ödünler vermesi gerekeceği bir açık gerçek. Bu konuda hiç kimse ham hayallere kapılmamalı. Ancak, “acı ödün” ile “teslim olma” veya hayati konularda Kıbrıs Türk halkının “var oluşunu tehlikeye atacak” aymaz adımlar atma arasında büyük bir fark var.
Kapsamlı görüşmelerde “tek vatandaşlık” ve “tek egemenlik” konuklarını görüşme konuları arasına almak için “görüş birliği” içerisinde olma, bu konuları kabul etme anlamına muhakkak ki gelmez. Ancak, çok önemli ve tehlikeli bir pozisyon erozyonu olduğu ve geri dönüşün acayip zor olacağını da görmezden gelmek aklın alabileceği bir şey değil.
Ne demek “tek vatandaşlık”? Eğer sayın Talat ve görüşmecisi bilmiyorlar ise, sorun değil öğrenirler. Biliyor ama böyle bir adımı atıyor iseler, durum tam bir felaket! Tek vatandaşlık Kıbrıs halkı içerisinde Kıbrıs Türk halkının azınlık olmasından başka bir anlama gelmiyor.
Ne demek “Tek egemenlik”? Gayet açık… Kıbrıs’ta amaç 1960 Cumhuriyetine geri dönmek… Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tarihe gömmek.
Peki ikisi birden ne demek: Yeni görüşme sürecinin Avrupa Birliği müktesabatının Kuzey Kıbrıs’ta nasıl uygulanacağı konusunu Kıbrıs Cumhuriyeti şemsiyesi altında, bazı azınlık haklarıyla sonuçlandırmak demek.
Cumhurbaşkanı Talat böyle bir anlaşmayı istiyor olamaz. Böyle bir anlaşmayı Kıbrıs Türk Halkına (nihayette refarandum olacak ya) kabul ettiremez.
Talat ya bu ölümcül adımdan, arkadaşı Hristofyas’ın “iki devlet temelli çözüm” sözünden çark ettiği gibi, hemen vaz geçmeli veya eğer gerçekten istediği öyle bir çözüm ise konuyu halkoyuna sunmalı, Kıbrıs Türk halkının cevabını almalıdır.
(Yusuf Kanlı’ya ykanli@hotmail.com veya yusuf_kanli@yahoo.com adreslerinden ulaşabilirsiniz)