Küçük bir çocuk iken sabahın erken saatinde kalkmayı, büyüklerle birlikte camiye gitmeyi ve onlarla birlikte Bayram namazına durmayı çok ama çok istiyordum. Çok mu dindar bir çocuk idim ben? Kanımca dinden ziyade o zamanki toplumsal psikoloji ile ilgili bir durumdu bu…
O zamanlar zor yıllardı. Tek oyuncağımızın tahtadan yapılmış tüfeklerin olduğu, yiyeceğin kıt, sevgi ve dayanışmanın bol olduğu, “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” dediğimiz günlerdi.
İki halklı (o zamanlar daha halk ile toplum farkını bilmediğimizden “toplum” tanımını pek severdik) bir devlette sayısal olarak küçük olana mensup olmanın, devamlı tehditlere maruz kalmanın, aşağılanmanın ve yok sayılmanın doğal bir sonucu olarak kendi içine dönmüş, bir yumruk gibi “bir” olmuş, kendine yönelecek her türlü tehdit ve meydan okumaya her koşulda bir bütün olarak cevap vermeye kendini adamış insanlardı o zamanlar Kıbrıs Türk halkı…
Neşe birlikte kutlanır, elem paylaşılırdı!
Zorda olana yardım etmek, yardım ederken de incitmemeye, kırmamaya özen göstermek sıradan bir olaydı.
İşte o zor günlerde, her oyununda elindeki tahta tüfekle kaleler zapt eden, düşman “gavura” karşı “asla teslim olmayacağım” naraları atan küçücük birçok çocuğun büyüdüğünü gösterecek işaretlerden birisi de “camiye gitme yaşına gelmek” idi… Ben de öyle düşünüyordum. Ama, nedense ailenin büyükleri hep “hele bir okula başla bakalım!” ya da “Bir sekize gir de öyle” gibi bahaneler ile bu düşün gerçekleşmesini hep ötelemekte, “adam olmamı” engellemekteydiler.
Çoğu annenin olduğu gibi, sevgili anacığım da beş vakit namazını kılar, boş vakitlerinde Kuran okur, hatim indirirdi… Şimdi de öyle yapıyor, Allah ömür versin. O zamanın çoğu erkeği gibi, rahmetli babam ise hiç camiye gitti mi, bilemiyorum. Sabah işe gider, öğleden sonra dağa nöbete giderdi… Yaşamanın hayatı kazanmak ve hayatı beklemek olduğu bir dönemde belki de normaldi bu bir nevi yaradana isyan içinde olma hali…
O meşhur Bektaşi hikayesinde olduğu gibi, o zamanlar Kıbrıs Türk erkekleri (veya benim çevremdekiler) “her bayram, her bayram” camiye gider, ama “akşaaamdan akşaaama” meyhaneye giderlerdi…
Yani, benim umudum ya Hacı Ömer’de, ya da sevgili Yusuf Dedemde idi… Başkası beni Bayram sabahı camiye götürüp adam olmamı ispatlamaya yardım edemezdi…
Tabii, birkaç ay sonra 1960 anlaşmaları ile Kıbrıs’ta Yunan Alayı ile birlikte Lefkoşa Uluslar arası Hava Alanı civarında bir bölgeye konuşlanan Kıbrıs Türk Alayı’nın artan tehditler dolayısıyla ortak konuşlanma bölgesini terk edip Gönyeli İlkokulunu karargah yapacağını, okulun karargah olması dolayısıyla da yeni okul yapılana kadar camide ilk öğretim verileceğini bilseydim, elbette hiç acele etmezdim.
Daha beş yaşını yeni bitirmiştim. Ayağımda pırıl pırıl parlayan yeni ayakkabılar. Ütülü pantalonum ve koyu kahve ceketimle kendimden çok emindim. Namaza gidebilecek kadar büyüyen, yani artık erkek olan bana köyün bütün kızları aşık olacaklardı…
Beş yaşındaydım ama annemin sayesinde okuma yazmayı öğrenmiş, biraz da ezber kabiliyetimden olacak (neredeyse şimdi o kabiliyet) birçok sureyi ezbere biliyordum ve Süleyman Çelebi’nin halk arasında “Mevlut” olarak nitelenen ve Hazreti Muhammed’in doğum ve hayatını metheden “Vesilet-ün Necât” eseri benim için neredeyse alfabe yerine geçmişti.
O gün, Büyükbabam Yusuf Kanlı’nın (o zaman soyadını daha almamış babasının adı Ali’yi soyadı olarak kullanıyordu) elini sıkıca tutarak, yoldaki çamur ayağıma bulaşmasın diye bir taşdan diğerine sekerek, büyük bir mutluluk içerisinde camiye gittiğimde kendimle gurur duyuyordum. Nihayet başarmıştım işte… Artık ben de büyümüştüm.
Sonra büyümenin gereklerinden birinin sünnet olmak olduğu anlatıldığında çok bozulmuştum ama, o gün gerçekten kendimle gurur duyuyordum.
O yıllarda Bayram namazı sonrasında aile, dedemin evinde toplanır, benim hep “Sadiye sultan” diye seslendiğim sevgili ninemin büyük özenle hazırladığı bir nevi zengin kahvaltı-öğle yemeği yerdik… O acılı bulgur pilavının, bumbarın tadı, kokusu hala damağımda. Sonradan öğrendik, meğer biz “brunch” yapıyormuşuz o zamanlar.
O gün, ailenin büyük oğlunun ilk oğlu olarak ninemin her zamanki şımartması ile de kendimi adeta “paşa” gibi hissediyordum.
Ve tabii, fırsattan istifade etmeliydim. Dedem “Eeeh, camiye de gittin işte, şimdi ne istiyorsun?” der demez, hemen buyruğu yapıştırdım: “Beş yaşından küçüklere bayram harçlığı iki şilin, büyüklere beş şilin olmalı!”
Ne muhteşem bir gündü o!
***
MUTLU BAYRAMLAR
Adına ister Şeker, ister Ramazan ya da Fıtır Bayramı deyin – ya da isterseniz hiçbir şey demeyin ama ruhuna uygun kutlayın – bayramlar bizi bize yaklaştıran, birlikteliği sağlayan, birlikte mutluluğu, neşeyi paylaştığımız güzel günlerdir.
Bu günler küçüklere sevgi ile sarıldığımız, büyüklere saygı ile “bizler için önemlisiniz” dediğimiz günlerdir; öyle olmalıdır. Keşke sağ olsalardı bugün ninelerimin, dedelerimin, babamın, dayımın, teyzemin o güzel ellerinden öpebilseydim, en azından telefonda “Bayramınız kutlu olsun” diyebilseydim…
Sarılın eşinize, yavrularınıza, ziyaret edemezseniz de en azından bir arayın ananızı, kardeşlerinizi, eşinizi, dostunuzu, akrabanızı…
Hepinizin bayramı kutlu olsun…
Kutlayın bayramı, kutlayabilirken!