Bizim evde vardı.
Eminin ki sizinkinde de..
Tel dolabı.
Bildiğiniz dolap. Ama arkası hariç çevresi telle çevrilmiş bir dolap.
Böylece dolabın içerisinde hava sirkülasyonu sağlanırdı.
Buzdolabının olmadığı günlerden söz ediyorum.
1960’lı yıllardan..
Buz dolabı olmadığından yiyecekler oraya konulurdu.
Tellerin boşluklarından sağlanan hava sirkülasyonu ile yiyecekler saklanırdı bir süreliğine dahi olsa bu dolaplarda.
Bir de testiler vardı evlerde.
Kumaşla sarılan testiler.
Kumaş ıstaltılırdı.. Böylece ıslak kumaşın üzerindeki su, testinin içindeki suyun ısısını alarak buharlaşırken testinin içindeki suyu soğuk tutardı.
Tabii ki buzdolabından çıkardığınız buzlu su gibi olmazdı ama yine de sıcağını kırardı suyun ıslak testiler.
Evlerin bahçesinde koca koca mermer ya da taş tekneler de vardı.
İçinde çamaşır yıkanan.
Bir de koca koca kazanlar.
Odunların yakıldığı ocakların üzerine konulan ve içinde çamaşır kaynatılan.
Bu şekilde yıkanırdı eskiden çamaşırlar.
Küllü su ile kimi zaman!..
Çamaşır makinesinin olmadığı günlerdi o günler!.
Mısır’da görmüştüm 1990’lı yılların başında. Başkent Kahire’de Nil nehrinin kenarında yıkıyordu kadınlar çamaşırlarını. Gelişmemişliğin, geri kalmışlığın sıkıntılarını yaşayordu Mısırılılar.
Bilmem ki belki de hala daha fakirlik zorluyordur Mısırlıları bu şekilde yaşamaya!...
Ya da dünyanın başka birçok yerinde hala daha yıkıyordur kadınlar çamaşırları dere kenarlarında.
Bu arada çocukluk günlerimde evlerde bulaşık makinesi de yoktu.
Böyle birşeyin bir gün olacağını söyleseniz güler geçerdi insanlar.
Bulaşıklar hep elde yıkanırdı.
Cep telefonu, televizyon dizilerinde görülen telsizler ya da benzeri cihazlar da bir hayaldi sadece.
Biz aramızda iletişim kurmak için bakır teller ve kibrit kutularından yaptığımız uyduruk düzenekleri kullanırdık. Böylece telefon giderimiz yoktu. İletişim işini hem eğlenceli hem de bedavaya getirirdik kendi yöntemlerimizle.
Neyse evde bir ütümüz vardı üzerinde elektrik kablosu olmayan.
Anneme sorduğumu hatırlıyorum ‘Nasıl kullanılıyor?’ diye.
Kömür koyuyordu içerisine ve kömürden ısınan ütünün tabanı ile ütülüyordu giyecekleri.
Doğruya doğru benim çocukluk yıllarımda arabalar da sayılıydı.
Herkesin öyle bir arabası yoktu.
Babam anlatır zaman zaman kendi çocukluğunu.
Onların çocukluğunda atların çektiği arabalar varmış.
Sonra öyle zırt pırt bir yerlere gidildiği günler değilmiş o zamanlar.
Lefkoşa’ya, ‘Şehere’ inmenin bir olay olduğu günlerdi o günler.
Kombaylar da yokmuş. Orakla filan toplanırmış hasat.
Dolayısıyla da petrol fiyatları çok da ilgilendirmezmiş insanları.
İnsanlar galiba daha bir tasasız yaşardı o zamanlar.
Rahmetli nenem yaz aylarında yıldızların altında, bahçede uyurdu.
Çevredeki birçok kişi ise damlarda.
Yoktu öyle klima yakma derdi serin olsun diye geceleri.
Nem ıslatmasın diye yorgan döşeği sera naylonu gibi şeyler de örtülürdü yatakların üzerine.
Televizyonlar da yoktu öyle her evde..
Kimse 500 ya da 600 YTL ayda elektrik parası vermek zorunda değildi.
Belki de hükümet bizi eskiye döndürmek için yapıyordur zamları.
Daha stressiz daha tasasız günlere.
Neyimize AB standartları, çağdaş yaşam vs..
Dünyada gıdada hızla organik gıdalara dönülürken hükümet de bizi eski günlerdeki yaşama dönmeye zorluyor. Daha doğal ve sağlıklı koşullarda yaşamaya.
Böylece dünyadaki küresel ısınmanın önünün alınmasına da karınca kararınca katkı koyacağız hep birlikte, gaz yağlı lambaları yakarak yeniden..
Bu kolay olmayacak gibi ama hükümet de bunu zorlamakta kararlı galiba..