KIBRIS POSTASI http://www.kibrispostasi.com/index.php/cat/1/col/208/art/20261

18 Aralık 2013, Çarşamba
07:00
Kıbrıs sorununun en çetrefilli konusu: Toprak!
Cemal GÜNDÜZ
Her uluslararası meselede olduğu gibi Kıbrıs meselesinde de kendine has özellikler vardır. Bunların en önemlisi toprak meselesidir; ancak adada yapılacak toprak düzenlemeleri, tarafların sadece kendi toplumsal dinamiğiyle ilgili olduğundan bu yönü ile uluslararası bir nitelik taşımamaktadır.

Özellikle Rumların iddiasına göre Kıbrıslı Türklerin hukukî olarak kendilerine ait herhangi bir toprak parçası yoktur (Beratlı, 1991:119). Hatta Türklerin üzerinde yaşadıkları topraklar 1974 sonrasında de facto olarak oluşturulmuş ‘işgal topraklarıdır’. Dolayısıyla müzakere sürecinde Kıbrıslı Türklerin mevcut egemenlik sınırlarının hiçbir değerinin olmadığını iddia etmektedirler.

Hâl böyle olunca egemenlik sınırlarının çizimini güçleştiren pek çok sorunla karışılaşılmıştır. Çünkü bu sorun, bir bakıma özel ve bir bakıma da tüzel mülkiyet sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır. Aslında bu konu, meseleden etkilenen kişilerin özel mülkiyetinin ne olacaını veya yeni sistemde kurucu devletlerin egemenlik sınırlarının nasıl belirleneceini göstermesi açısından taraflar arasında ciddi bir tartışma konusu olmuştur.

Gerçi bu tartışma konusu, Kıbrıslı Türklerin haklarını kısmen ortadan kaldıracak olması açısından da büyük önem taşımaktadır. Kaldı ki bu konu, 1974’ten itibaren tarafların iç dinamikleri gereği en çetrefilli konu olarak gündemin ilk sıralarını korumuştur. Her şeyden önce 1974 sonrasında Kıbrıs’ta ortaya çıkan ‘de facto’ durum, toprak müzakereleri için tek başına bir veri olarak kabul edilmemektedir. Zira bugünkü koşullarda özellikle uluslararası kamuoyunda bunu kabul edecek herhangi bir hukukî veya politik güç yoktur.

Dolayısıyla Kıbrıs’ta ‘de facto’ duruma hukukîlik kazandırmak veya bu durumu ‘de jure’ hâline getirmek Ancak savaş sonrası yapılabilecek bir anlaşmayla mümkün olabilecektir. Bunun için de gerekli olan başlıca husus her iki tarafın tatmin edilmesinden geçmektedir; ancak bu konu tazminat yolu ile mi olacağı, mübadele yoluyla mı gerçekleşeceği, yoksa takas yoluyla mı halledileceği bilinmemekle birlikte meselenin esası bu noktada kilitlendiği ortadadır.

Aslında hangi çözüm yöntemi uygulanırsa uygulansın Kıbrıs’ta toprakla ilgili kaygılar ‘de jure’ duruma gelmekle giderilebilecei aşikârdır. Gerçi bu konuyla ilgili olarak birtakım anlaşmalar da imzalanmamış değildir. Özellikle iki bölgelilik ve Kıbrıslı Türklerin kendilerine ait bir toprak parçası üzerinde yaşaması gibi hususlar, Viyana’da Denktaş-Klerides arasında yapılan görüşmelerde, Denktaş-Makarios Antlaması’nın (1977) 2. maddesinde, Denktaş-Kiprianu Antlaması’nın (1979) 2. ve 4. maddelerinde, BM’nin 29 Mart Belgesi’nin (1989) giriş bölümünün 1., 2. ve 5. maddelerinde yer almaktadır.

Günümüzde ise bu verilerden hareketle Kıbrıs’ta toprak meselesine hukukîlik kazandırmak temel şart olmuştur; ancak bu şart güvenliğin egemenliğin mutlak şartı olarak değerlendirilmelidir. Çünkü Kıbrıs’ta taraflar arasında çizilecek hududun Rum toplumu açısından “azamî” (Tülümen, 1998: 240) ölçüde olmanın yanı sıra ekonominin ve savunmanın da gereksinimlerine cevap verecek nitelikte olması şarttır. Buna istinaden Türk tarafının savunduu kriterlere göre bu ölçünün ‘azamî’ olmasının ötesinde kendi sınırları içinde mutlak egemenliin uygulanabilecei bir anayasal koruma salanmalıdır.


Ne var ki bu işin bir de müzakere tekniğiyle alakalı bir boyutu vardır. Çünkü müzakere tekniği açısından verilen topraın bir daha geri alınamayacaı ortadadır. Ama anayasa metni üzerinde varılan uzlaşma kâıt üzerinde kalabilmektedir. Onun için de her iki konuyu kendi mantıı içinde çözmek en uygun yöntem olacaktır.

Bu yüzden “anayasada uzlaması karılışında Türkler de toprak vermelidir” görüşü bir zorunluluk olmadıkça dikkate alınmamalıdır. Oysa şimdiye kadar gerçekleşen hususlar bunun tam tersi yönündedir. Özellikle Batı başkentlerinde ve New York’ta hazırlanan Gali ve Annan plânlarının ana düşüncesi bu minval üzerine şekillenmiştir. Hâl böyle olunca denklemin bir yanında toprak dier yanında da anayasa vardır. Aslında müzakere tekniği açısından bunların hiçbiri gerçekçi bir yaklaşım veya kriter değildir.

Bunun için de daha gerçekçi ve daha tutarlı bir yönteme ihtiyaç vardır. Çünkü Kıbrıs meselesinin temelinde karşılıklı güvensizlik yatmaktadır. Onun için de çözümün başlangıç noktası güvensizliğin giderilmesi olmalıdır. Dolayısıyla toprak tavizlerinden önce düşünülmesi gereken husus karşılıklı güven için ortak mekanizmaların kurulup çalıştırılmasıdır.

İşte bu tür mekanizmalar kurulup işlemeye başlamadıkça ve karşılıklı iyi niyetin varlıı somut olarak görülmedikçe toprak düzenlemeleriyle ilgili olarak al-ver taktiğinin uygulanması müzakere tekniği açısından doru bir yaklaşım deildir. Hâl böyle olunca güvenin tesis edilebilmesi için en hassas konuya yani toprak düzenlemelerine öncelik verilmemelidir.

İleri sürülebilecek en tutarlı formül ‘eŞitlik temeline dayalı geçici bir ortak yönetimin’ kurulmasıdır. Zira bu formülle toprak ve anayasa konusunda uzlaşma olabilmesi için güven unsurunun bulunup bulunmadıı veya son zamanlarda sıklıkla dile getirilen iyi niyet sözlerinin gerçek bir temele dayanıp dayanmadıı ortaya çıkacaktır.



2001 © 2013 KIBRIS POSTASI