KIBRIS POSTASI http://www.kibrispostasi.com/index.php/cat/1/col/57/art/956

3 Aralık 2004, Cuma
Tarih üzerine Sabo ile meydanda bir sohbet
Dr. Nazım BERATLI

Yıllar sonra ilk kez, geçen akşam Sabahattin İsmail beni aradı. Yeni tarih kitapları hakkındaki eleştirilerini sıraladıktan sonra, benim de görüşlerimi sordu. Sabahattin’i, politik duruşunun dışında değerlendirmek, herkes gibi mümkün değildir. Ne var ki, “ben Kıbrıs Türk tarihine, hiç bilinmeyen bazı konuları gün ışığına çıkararak, katkı koymuşum” derken, haklıydı. Siyasi görüşlerine hiç katılmamakla beraber, örneğin Ahmet Gazioğlu’nun katkılarını da inkâr eden, kör olur. Başka kim var? Ergin Birinci, Dr.Ahmet Cavid An ve Harid Fedai hocam! Katkı koymak, o güne kadar bilinmeyen birşeyi ortaya koymak babında Sabo, benim de katkım olduğunu düşünüyor. (Alevi/Bektaşi kültürünün bizim kültürümüzü belirlemesini de rahmetli Naci Talat’ın uyarısı ile ben kaleme aldım!)

            Bugünkü kavganın sebebi, Vehbi Zeki Serter’in, eğitim camiasındaki ilişkilerini kullanarak, yıllarca, hiçbir ciddi tarihçinin, tarih diyemeyeceği risaleleri, devlete parti parti satarak, çocuklara “tarih” diye okutturmasıdır. Vehbi hoca, “tarih öğretmeni” olabilir... Ama, o kadar... Yazdıkları ile yalnız topluma değil, savunduğunu sandığı “dava”sına da zarar vermiştir. Rauf bey “dava” dedikçe, gençlerin gülme krizine tutulmasının başlıca nedenlerinden biri da sağolsun, Serter hocadır. Bu “kitaplar” meselesi de o yüzden çıktı zaten... Geçim sıkıntısı içinde olmalı, ya da bu ülkenin tarihine yaptığı “katkıyı” yetersiz bulmuş olmalı ki şimdi de bizim Lefke Üniversitesi’nde “part-time” Osmanlı Tarihi derslerine giriyor. Yakında Osmanlı Tarihi de yazmaya kalkarsa, Halil İnalcık işsiz kalacak; Ömer Lütfü Barkan okuyucu bulamayacak, diye korkarım... İlber Ortaylı’yı, M.Ali Kılıçbay’ı falan Allah korusun... Bu şeref de doğrusu, bizim üniversiteye yeter... İnsanın gücü ya herşeye yetmez, ya da yeteceği gün, elbet gelir... (Bu arada, Özcan Han’ı dillerine dolayanlara da duyurulur.)

            Siyaseten hiç uyuşmamakla birlikte (ki aşağıda görüleceği gibi tarih, biraz da siyasettir ve hatta bazan toptan siyasettir.) Sabahattin ile tarih tartışmak, Gazioğlu’nu beğenmek; nasıl olabilir? Tarih yazmanın evrensel kuralları vardır. Bilim olmak iddiasındaki her disiplin gibi tarihin de bir metodolojisi vardır. Yazdığınızın ciddiye alınıp alınmaması, o metoda ne kadar uyduğunuzla ilgilidir. Bu konuyu, tartışmamız gerektiği görülüyor. Tartışalım!

            Tarih yazmaya neden giriştiğimi çok konuştum. 1990 DMP seçiminden sonra, uğradığımız yenilginin kendimce nedenlerini ortaya koymaya çalışmıştım. O günlerde savunulan politik tezin, hatalı olduğunu düşünüyordum ve önerdiğim tezin zemininin, tarihsel/toplumsal gelişmemizin kapsamları sayfaları arasında yattığını düşünüyordum. Kendimi izah etmek üzere, tarihsel olarak toplumsal gelişmemizin hatalı değerlendiği iddiasındaydım. Bu konu ile benim ilgim, böyle başladı. Sonunda, “tarih yazarı” oluverdim. Ha şunu da söyleyim, “tarihçi” bir üniversiteden tarih lisansı alana demezler! O iş bulabilirse, “tarih öğretmeni” olur; önüne konan metni öğrenciye aktarır. Dün Vehbi Hoca’nın yazdığını, bugün bu kurulun yazdıklarını... “Tarihçi” tarih yazan, o güne kadar bilinmeyen bir bilgiyi ortaya koyana denir! Tarih lisansı olmayan Türkiye’den elli örnek yazabilirim ama ne hacet! Türk tarihçiliğinin babası Fuat Köprülü’nün tarih lisansı yoktu! Fakülteyi yarım bırakıp gitti; yıllar sonra da bölüm başkanı ve profesör olarak geri geldi... Dünyadan da beşyüz örnek verebilirim ama ne hacet, gene! Bugün batıda tarih metodunun babası olan Edward Hallet Carr, bir gazeteci idi... What’s History isimli kitabı yayınlandıktan sonra Cambridge’de hoca oldu...

Biz bu mandıranın içinde dünyadan habersiz yaşıyoruz ama bugün üniversitelerde kürsüsü bulunan ve güzel sanatlar kavramının dışında yer alan disiplinlerden, bir bilim olup olmadığı en çok tartışılan disiplin; tarihtir. Tarihin bir bilim mi, sanat mı yoksa düpedüz zenaat mı olduğu konusunda, çok ciddi tartışmalar mevcuttur.

Leopold von Ranke’nin 19.yy’da formüle ettiği, “kanıtlanmış olguların ardarda dizilmesi” esasına dayalı, güvenilir kaynak olarak yalnızca devlet arşivlerini kabul eden, “belgelerde ne varsa o doğrudur” diyen, tarihi bir diplomasi tarihi olarak algılayan, tarihi “büyük adamların” yaptıklarına indirgeyen; yâni tarih yazıcılığını ulus devletin emrinde bir propaganda metinleri yazarlığına çeviren ve bunu da “nesnel tarih yazıyorum, doğrusu budur ve asla ve kat’a başka türlüsü olamaz” diyen  anlayış, Klâsik Historisizm diye anılır. Ve dünyada geçerliliğini yitireli, elli yılı geçiyor! Zaten Ranke, sosyolojiyi kuran Auguste Comt’a özenerek, kendince bir “tarih bilimi” kurmaya kalkana kadar da tarih, edebiyatın bir dalı olarak devam edegelmiştir. Gerek eski Yunan’ın ünlü tarih yazarları Homeros ve Teukides; gerekse Roma Annales’lerinin yazarları, bilim adamları değil, ediplerdi! Bugün de Keith Jenkins gibi post-modern tarihçiler, böyle bir bilim bulunmadığını, tarih yazarlarına edebiyat fakülteleri içinde  yer verilmesi gerektiğini, zaten “meslekten tarihçiler”in, kimsenin okumadığı subjektif ve sıkıcı metinler yaza yaza, eninde sonunda bu “ bilim” olma idddiasını batıracaklarını, ileri sürer.

Klasik “mektepli” tarih yazıcıları, genellikle Ranke takipçisi Histerosistler’dirler.(Arada kalmış Fernand Braudel, Eric Hobsbawm v.s. örneği gerçek tarihçileri tenzih ederim!) Tarih anlayışları da geçmişe dair “kanıtlanmış olguları”, ard arda dizmeye dayanır. Collingwood ise şöyle der:

            “ Tarih çoğu kez yanlış olarak betimlendiği gibi ardarda gelen olayların öyküsü ya da değişmenin açıklaması değildir... Tarihsel bilgi, aklın geçmişte ne yaptığının bilgisidir ve ayni zamanda bunun yeniden yapılması, geçmiş edimlerin şimdide sürdürülmesidir. Dolayısıyla nesnesi salt bir nesne değil, onu bilen zihnin dışında birşeydir... Tarihçi için, tarihini  incelediği etkinlikler, seyredilecek gösteriler değil, kendi zihninde, içeriden yaşanacak etkinliklerdir.”[1]

V e işin en hoş tarafı, tarihin bir bilim olduğu konusundaki ciddiye alınan iddia onlara ait değil; Karl Marx’a aittir ama onların çoğu, bunu da bilmezler! “Kanıtlanmış olgular”ı ard arda dizerek, “nesnel tarih” yazılamayacağına dair önerme, daha 1960’ların başında, İngiltere’de bir gazetecinin, E.H. Carr’ın, Tarih Nedir isimli 120 sayfalık bir kitabı ile paçavraya çevrilmiştir ama bizdeki “mektepli” tarihçiler, onun da ya yalnız adını duymuşlar, ya da onu bile işitmemişlerdir. “Kanıtlanmış olgu”, sözde arşiv belgesine dayandırılıyor! Arşivdeki belgenin doğru söylediğinin, kanıtı yok! Örneğin Kıbrıs tarihinde 1750 ile 1800 arasında, nerde ise 25 yıl Oduncu Kör Baki bütün yazışmalara egemen olmuş ve sonunda merkeze yazdığı yazılar yalan olduğu için, sürgüne gönderilmiştir. Ama meselâ sevgili milletvekilimiz Nuri Çevikel, 1750 ile 1800 arasını arşiv belgelerine dayanarak incelediğini ileri sürebilmiş; Hacettepe Üniversitesi de kendisine o çalışma için doktora verebilmiştir! “Nesnel tarih”! Buyrun...

Ve sonra “kanıtlanmış” yüzbinlerce olaydan, “olgu” olarak hangilerini seçeceksiniz? Meşrebinize uyanları tabii ki... E bu nasıl nesnellik? Tarihçinin “tarafsızlığı”, daha olguları seçerken bozulur... Bu arada, “tarihsel olay” geçmişte yaşandığı kuşku duymayacak biçimde bilinen olaydır. “Tarihsel olgu” ise bu olaylar içinde, geleceği de etkilediği varsayılanlardır. Hangi olayın geleceği de etkilediğine, kim karar veriyor? Tarih yazarı! (Olayın yarısını yazan, olmayan olay uyduran ya da olmuş olayı gizleyen soytarıları bir yana bırakıyorum, tabii ki...)

Tarih, öznel bir alandır... Subjektiftir... Yalnız, olmazsa olmaz yanı olan yorumu yaparken değil; geçmişte yaşanmış hangi olayların, geleceği de belirleyen “tarihsel olgular” olduklarını seçerken de tarihçi kendi dünya görüşüne, tarih anlayışına, ideolojisine göre subjektif davranır. Sabo’ya göre, 1958 Haziran başında Gönyeli’de dokuz Rum’un kıtır kıtır boğazlanması, önemsiz bir “olay”dır, bana göre, “tarihsel bir olgu”dur... Ama iş bununla bitmez! Kaldı ki Sabo’nun bana telefonda dediği gibi, “olayları yazalım, yorum yapmayalım” lâfı da kulağa güzel gelebilir ama ona “tarih yazarlığı” değil, “kronik yazarlığı” ya da “vak3anüvislik” derler ki batıda eski Yunan’dan beri, Osmanlı’da da Abdurrahman Şeref Efendi’den beri, modası  geçmiştir.

Carr şöyle der: “ 19.yy olgular fetişizmi bir belgeler fetişizmi ile tamamlanmış ve haklı kılınmıştır. Belgeler, olgular tapınağındaki “kutsal sandık” taydı. Saygılı tarihçi onlara başı önünde yanaşıyor ve onlardan huşû dolu bir sesle söz ediyordu. Bir olguyu belgelerde bulursanız, o öyledir. İşin aslına bakarsanız  bu belgeler- resmi buyrultular, anlaşmalar, kira kayıtları, hükümet raporları, resmi yazışmalar, özel mektuplar, anılar- bize neyi söyler? Hiçbir belge bize o belgeyi yazanın, kendisinin ne düşündüğünden –neyin olmuş olduğunu, düşündüğünden, neyin olmuş olması gerektiğini ya da olabileceğini düşündüğünden, yahut belki yalnızca başkalarının onun kendisinin ne düşündüğünü sanmalarını istediğinden, ya da kendisinin ne düşündüğünü sandığından fazla birşey söylemez. Bunların hiçbiri tarihçi onlar üzerinde çalışmaya ve onları çözmeye girişmedikçe, bir anlam taşımaz. “[2]

Evans, ayni konuya şöyle yaklaşır: “ Tarihsel belgelerin dili, hiçbir zaman saydam değildir ve tarihçiler bunların içinden bakarak arkalarındaki gerçekliğin kolayca görülemeyeceğini, uzun bir zamandır biliyorlar.”[3]... “ Geçmiş öyle sıradan bir metinden çok daha fazla birşeydir ve geçmişi bir metin olarak okumaya çalışmak, onun gerçekliğinin yalnızca küçük bir bölümünü zaptetmek demektir.”[4] “ Tarihçinin ne yazdığı ile belgenin ne söylediği, iki ayrı şeydir...”[5] Ve arşivlerle ilgili olarak Evans’ın düşündükleri de şunlar: “ Arşivler kimi belgelerin tesadüfen saklandığı, kimi belgelerin ise  bilinerek yok edildikleri ya da rastlantısal olarak kayboldukları yerlerdir.”[6] . Tosh “ ... Her  tarih seçicidir ve bu seçmede kullanılan ilke özünde diğerinden daha doğrudur diyebir şey de yoktur.” der. Ayni tarihçi devamla ekler ki: “ Dolayısıyla tarihçilerin şurada bir yerde bulunan olgulara kendi kimliklerini silerek yaklaştıkları şeklindeki inanış (pozitivizmin temel ilkesi) yanılsamadan başka birşey değildir.”[7] Eric Hobsbawm ise: “ Biz soruların ve yanıtların, materyallerin incelenmesi sonucunda kendiliğinden ortaya çıkacağına inanan pozitivistler olamayız. Genellikle bizim sorularımızla açığa çıkana kadar, hiçbir materyalden sözedilemez.” [8] diye yazar.

E.H.Carr, şöyle der:

“ Tarihî  olguların  oluşturduğu tarihçinin yorumundan bağımsız ve nesnel sert bir çekirdeğin  var olduğuna inanmak, ahmakça ama silinmesi güç bir yanılgıdır.”[9]

 

 

ll

 

            Lucien Fabvre der ki:

            “ Ben kendi hesabıma, arşivler ve kütüphanelerde, herhangi bir kimse hakkında, herhangi bir önfikir veya yönlendirici plan olmaksızın – veya çözülecek bir problem olmaksızın- ne bulurlarsa onu arayan allamelere şiddetle itiraz ettim”[10] 

            “ Kuşkusuz tarih yazılı belgelerle yapılır. Ama yazılı belgeler yoksa, onlarsız da yapılabilir ve yapılmalıdır. Balı alınacak her zamanki çiçeklerin yokluğunda, tarihçinin zengin buluşları içinde ne varsa, hepsi kullanılarak yapılmalıdır. Sözlerle de tarih yapılabilir, resimlerle de. Toprak parçasıyla da, çatı kiremitiyle de. Tarla biçimleri ve yaban otlarıyla da. Ay tutulmasıyla da, at yularıyla da. Jeologların uzmanca taş kanıtlarıyla da, kimyacıların kılıçların madeni üzerine yaptıkları araştırmayla da... İnsandan kalma olan, insana bağlı olan, insana yarayan, insanın dile getirdiği ve onun varlığını, uğraşlarını, zevklerini ve yaşam biçimlerini anlatan ne varsa, bunların hepsiyle de tarih yapılabilir ve yapılmalıdır.”[11] de der Fabvre... Ha, Fabvre’ın ya da Collingwood’un kim olduğunu düz okur bilmek zorunda değil ama kendine “tarihçiyim” diyen herhangi bir “allâme” de bilmezse, hiç konuşmasın.

            “ Tarihsel yorum, sadece  olgulardan çıkmaz.”[12]

            “ Gullurigya ile magarına bulli’den tarih olur mu?” Bol bile gelir... Tarih, geçmişte, bugünün egemenlerinin bugünkü tezlerine kanıt hazırlamak üzere, işe yarayabilecek bir takım olayların, çarğıtılarak yazılması değil; geçmişteki yaşamın olabildiğince tümünün, bugün tarih yazarının zihninde yeniden canlandırılmasıdır. Onun için, su borusundan tüfeğin de yeri vardır tarihte, magarına bulli’nin de... Mesele tarihçinin ne anlatmaya çalıştığıdır....

            Carr, “Tarihçinin nesnelliği, nesnel olunamayacağını bilmesinden ve kendi zamanını aşabilmesinden ibarettir” diye de ekler...

Peki, bunun bilimselliği nerede? Bilimsellik, daha doğrusu bilimsellik iddiası, kullanılan yöntemdedir. Yani, ele aldığınız olaylar gerçek olmalı, olayın “olgu” haline getirilmesi sağlanırken, bütünü anlatılmalı ve bulduğunuz belgelerin işinize gelmeyen kısmı, saklanmamalıdır. Iggers, “araştırmanız esnasında bulduklarınız, sizin başlangıçtaki tezinizi doğrulamıyorsa ve siz tezinizi değiştiremeyip, tezinizi olgulara değil de olguları tezinize uydurmaya kalkarsanız, tarihçi değilsiniz” der. Yorum, yazarın hakkıdır. Bir başkası, ayni belgeleri değişik amaçla ele alıp; değişik yorumlayarak, çok daha farklı bir tarih yazabilir. Tarih, tarihçinin geçmişi bugünkü kavramlarla, yeniden inşaa etmesidir...

Bunu yaparken, nesnel olmanın olanağı yoktur.

Zira tarih yazıcılığı, sonucu itibarı ile bir “muhayyile” yeni ve hiç sevmediğim deyimle “imgelem” işidir. Geçmişi günümüzde yeniden ve kendi zihnimiz içinde kurarken, muhayyile kadar empatiye, düş gücüne, bir roman gibi gerilimler ve çözülmeler yaratabilecek kadar yazı sanatı becerisine ve en önemlisi, kullandığınız dile hakimiyete ihtiyaç vardır.  Tosh, adını andığımız eserinde, “ben üniversitede hiç kimseye hikâye yazmanın inceliklerini öğretemem”der. “Bu ya vardır veya yoktur.” Olanlara örnek olarak, yazdığı dile bir romancının çok üstünde bir kapasite ile hakim olan Fernand Baraudel’i verir, olmayanlara da yazdığını meslektaşları bile okuyamayan yüzlerce “akademisyen”i! Ki “yazdıkları tarih monografileri ile bir makine mühendisinin raporu arasında biçem bakımından, hiçbir fark “ yoktur!

Tosh, “gelecek kuşaklar için yazılmış anlatılar”ın özellikle güvenilmez olduğunu, “ kilise ve hükümdar  kroniklerinin partizan” olduklarını, “otobiyografilerde bile” çarpıtma bulunduğunu anlatır. Ve ekler ” Güvenilir midir? Bu soru, paleografi ve diplomatik gibi her türlü yardımcı tekniğin kapsamını aşar... Bunu cevaplayabilmek için tarihsel bağlamı bilmek ve insan tabiatını kavrayabilmek gerekir. İşte bu noktada, tarihçi kendi benliğine döner.”[13]  Kendine dönmek! Yâni, yazarın kendi subjektivitesine... Yazarın aklına, bilgisine, zekâ düzeyine ve hatta komplekslerine... Zaten Carr da bundan dolayı, “Tarihçinin kendisi, tarihin ürünüdür... Tarihten önce, tarihçi incelenmelidir.”der.[14] Bizim kültürümüzde bunu yapmanın olanağının bulunmadığını, konunun hemen “kişiselleşmek” diye algılanacağını da ekleyerek, devam edelim.

Jenkins, “tarih kısmen insanların kimliklerini yaratma tarzıdır” der ve ekler: “ Böylesine önemli bir meşrulaştırıcının, maddi ihtiyaçlardan ve iktidar ilişkilerinden doğduğu, açıktır... Tarih kuramdır, kuram ideolojidir ve ideoloji de çıkardır.”[15]

Tosh da doğru dürüst bir tarih metni yazabilmek için, kişinin herşeyden önce, doğru bir tarih kuramına sahip olması gerektiğini ileri sürer. Ranke’den beri Historosistler, Yapısalcılar, Neo-Historosistler, Tarihsel Materyalistler, Total Tarihçiler ve Post Modernistler gibi yığınla tarih kuramı üretilmiştir. Fransız Annales ekolünün temsil ettiği Total Tarih anlayışı, bence bunlar arasında en kapsamlı ve doğru olanıdır. İnsana dair, herşeyle tarih yazmak! Ne Histerosistler’in siyasi tarihi ve birkaç kahramanı insanlığın geçmişinin yerine ikame etmesi, ne de Marxist tarihçilerin (Marx’ın değil) bir kısmının, herşeyi sınıf mücadelesinin mengenesi içinde sıkıştırlamarı. Elbette burada Hobsbawm gibilerini tenzih etmek gerek..

 

 

lll

Yukarıda, “tarihi doğru yazmak için, sağlam bir tarih kuramına ihtiyaç vardır” dedik... Ardından da değişik tarih kuramlarından bahsettik. Aslına bakarsanız, tarihin bütün bilimsel disiplinler gibi bir tek metodu vardır.

Tarih yazmak için, elinizde bir tez olmalıdır. Sonra o tezi olumlamak üzere, veri toplamaya girişirsiniz. Arşiv belgeleri, o ülkenin coğrafyası, arkeolojisi, o halkın gelenek ve görenekleri, konuştuğu dil, inancı, beslenme alışkanlıkları, doğum, ölüm, evlilike dair adetleri v.s gibi, o halka dair herşeyi ele alırsınız. Bu yetmez! Bulduğunuz tarihsel bulguları doğru yorumlayabilmek için, ele aldığınız dönemin genel dünya tarihini, komşu halklar ve coğrafyaların genel tarihini, ve ala aldığınız konuda o güne kadar yazılmış olanları da doğru bilmeniz, gerekir. Bu da yetmez! Ele aldığınız halkın, bugünkü halini sosyolojik anlamda iyi bilmelisiniz ki hangi ayrıntıların tarihsel bulgu, hangilerinin önemsiz geçici alışkanlıklar olduğunu, ayırd edebilesiniz. Bu da yetmez! Ele aldığınız dönemde, o halkın komşularının, ilişki içinde olduğu halkların neler yaptıklarını da, doğru bilmek zorundasınız. Yoksa tutar, “yazdığı raporlar yalandır” diye sürgün edilen herifin yazdığı raporlara dayanarak, “nesnel tarih” yazar, Hacettepe üniversitesinden doçentlik bile alırsınız! Okuduğunuz “belge”de yazılanın ne anlama geldiğini anlayamaz, “Taşlık” teriminin Osmanlı döneminde Taşeli yarımadasının adı olduğunu bilmediğinizden, “ Fermana göre, Kıbrıs’a sürülenler arasında tarlası taşlı olanlar da var” hükmüne varırsınız! Ve böyle de yazarsınız...

Bu bilgi birikimi ile “ Tarihsel Bulgu”lar arasına dalan “tarihçi”, henüz “iyi tarihçi” sıfatına lâyık, değildir. Ona lâyık olabilmesi için, elde ettiği bilginin, kendinin başlangıçtaki tezi ile uyum içinde olup olmadığını da değerlendirebilmelidir. Uymuyorsa, “tarihçi” tezini terkeder! Yoktur başka bir yolu... Tarihçi, geçmişe “kendini ve zamanını aşarak bakabilmelidir”!

Bütün bunların yanında, tarihçi kullandığı dile bir romancı kadar, hatta ondan daha da fazla hakim olmak zorundadır. “Bizzat ile bizatihi”yi karıştırarak, tarih değil hiçbir metin yazılamaz.. Ve tuğla kadar kitabı oluşturacak metnin okunmasını sağlayacak, gerişlim/çözülme dengesini kurabilecek kadar da yazarlık kaabiliyetiniz olmalı! Bu da yetmez, o zaman olanları yapanlarla aranızda bir de empati oluşturabilmelisiniz...

Ha, Kuram’a işte ancak bu noktada sıra gelir. Bütün o nitelikleri olan “tarih meraklısı”, doğru dürüst bir “tarih metni” yazabilmek için, işte bu noktada, doğru dürüst bir de tarih kuramına sahip olmalıdır. Bugün, birbirinin zıddı olan Sir Elton da Carr da “iyi tarihçi” olarak nitelenebiliyorlarsa, ikisi birlikte; nedeni sağlam bir kurama sahip olmalarıdır. Farklı,  ama iç tutarlılığı olan iki ayrı tarih kuramı... Hem Collingwood hem de Fernand Braudel, büyük tarihçilerse eğer herşeye rağmen, nedeni farklı da olsa- sahip oldukları tarih kuramlarının sağlamlığıdır. İbn-i Haldun, eğer 1300 yıl sonra Karl Marx’da tekrar can bulabildiyse tarih alanında, (her ikisi de ” Tarih değişimin bilimidir” derler, Braudel de...) neden sahip oldukları sağlam tarihsel kuramdır, her ikisinin de...

Peki, Kuram yani “teori” nedir?

İDEOLOJİDİR... Kuram, ideolojidir. Dünyaya, kâinata ve yaşama, dair, sistemli, iç tutarlılığı olan bir bakış açısına sahip olmaktır. Yoksa, bütün o bilgi teorilerinin, metod kaygılarının, hiçbir anlamı kalmaz. Bu benim görüşüm değildir... Onu da söyleyeyim de bir kısım echel-i cühelâ kem küm edemesin... Dünyaya, evrene ve yaşama dair hiçbir fikri olmayan adam, isterse gidip bir imtihan jürisinden profesörlük payesi edinsin, beş paralık değeri yoktur, tarih yazıcılığı alanında zira yorumları sistematik değil, eklektiktir. Biri ile obürü, birbirini tutmaz.

Bitmedi..

1850’de “Tarih de sosyoloji gibi bir bilimdir” diyerek ortaya fırlayıp, bilimsellik iddiasına kanıt olarak taraflılığı bugün artık herkes tarafından kabul edilen Venedik arşivlerinin belgelerine dayanarak yazmasını göstererek, aslında Bismark’a kurmakta olduğu Alman Ulus Devleti için gerekçeler yaratmaktan başka birşey yapmayan Leopold von Ranke’den beri, politikacılar tarihi manipule etmeye bayılırlar. Zira tarih toplumun ortak hafızasıdır ve bir kez buna sızınca, toplum gözünde meşruiyet kazanmak için başka bir araca gerek kalmaz. Bu bakımdan, tarihçiler, bu sıfata hak kazanmak için, o ya da bu kanattan politikacıların oyuncağı da olmamak zorundadırlar, Tosh’a göre... Egemenin keyfine göre yazana “resmi tarihçi” demek moda oldu...Ama egemeni devirip, bir başka egemenlik kurmak isteyenin keyfine göre de yazmak, ondan geri kalan bir aşşağılık değildir. Tarihçi o seviyeyi de aşabilen adamdır. Braudel gibi Marxist olup, Marx’ın tarih teorisini aşabilmeli; Hobsbawm gibi Sovyet tarihçilerini yerden yere vurabilmeli; Tosh gibi liberalken, “20.yy’da ciddi tarih yazma gayretine girip de Marx’a bulaşmayan, hiçbir tarihçi yoktur ve olamaz” diyebilmelidir...

Ha zaten yukarıda sayılanları, bilgi birikimini, tarih metodunu, bilimsel etiği dikkate almayanın; konuştuğu dili bilmeyenin, okuduğu belgeyi anlayamayanın, tarihi bir roman inceliğinde yazıp geçmişi bugün kuramayanın; ideolojisi de olsa, gene “tarihçi” değildir. Ünvanı ve iddiası, ne olursa olsun.

Bilgi Çağı’nda, ünvan değil; bilgi edinmektir mesele... Ben de bu kitaplara böyle bakıyorum...

Yetmezse gelen yazıda biraz da İbn-i  Haldun yazarım, görürüz bakalım 12.yy tarihçileri ile 20.yy tarih meraklılarının arasında ne farklar varmış...

Ben bu kitaplara böyle bakıyorum... Eleştiri de yapacaksam, bu minval üzere yapacam... Oldu mu?

 

 

 

 



[1] - Collingwood, Tarih Tasarımı s.261

[2] - E.H. Carr. Tarih Nedir s.21-22

[3] - Evans, age s.110

[4] - age s.116

[5] - age s.98

[6] - age s. 92-93

[7] - John Tosh, Tarihin Peşinde s.21 ve 127

[8] - E. Hobsbawm, age s.313

[9] - E.H.Carr, age s. 17

[10] - Lucien Fabvre. Uygarlık, Kapitalizm ve Kapitalistler. S.138

[11] - Lucien Fabvre. Zikr. Carr- Fontana. Tarih Yazımında Nesnellik ve Yanlılık s. 39 İmge Yayınları, Ankara:1992

[12] - K. Jenkins. Zikr. Evans, age s. 146

[13] - John Tosh, Tarihin Peşinde s. 61-62

[14] - Carr. Age s. 54

[15] - age s. 31



2001 © 2014 KIBRIS POSTASI