Açık Gazete etkinliği ve düşündürdükleri

Yayın Tarihi: 13/11/22 09:30
okuma süresi: 6 dak.
A- A A+

Faruk Eskioğlu, Açık Gazete, Day-Mer, Ezo ve Sedat Sarıcı ikilisi.

Bu üç güzel insan arkalarına Türkçe konuşan toplumlar arasında dayanışma sağlamayı başarı ile yürüten Day- Mer gibi dev kuruluşu da aldıklarında ortaya uzun zamandan beri özlenen bir etkinlik çıkar.

6 Kasım Pazar gecesi yer alan muhteşem olayı izleme şansını yakalayanlar arasında idim.

Faruk Eskioğlu dostumun 18 yıldan beri büyük bir özveri ile yayımladığı Açık Gazete ile dayanışma konseri, “Baba – Gız Kuşak Çatışması” olarak tanıtılan muhteşem bir etkinlikti bahsettiğim olay.

Konserin coşkunluğunu anlatmazdan önce 80li yılların başında tanıdığım Faruk dostum ve Açık Gazeteden bahsetmeliyim.

Faruk, gazeteciliğinden önce toplumsal çalışmaları ile öne çıkan bir dosttur. Kadınların liderlik yaptığı Türk Eğitim Birliğinde ırkçılığa karşı birçok değerli arkadaşlarla birlikte mücadele verdik. Toplumsal tabuları kırmak için, yerel belediyelerde toplumsal haklarımızı aramak için uğraştık.

Bu tür deneyimleri yaşamış birisinin gazeteciliği de elbette ki duyarlı, özverili, ve cesur olacaktı. Konserden önce yaptığı konuşmada Açık Gazete’nin bağımsız, ama özgür olmadığını söyledi Faruk. Ama özgür olabilmek için sınırları Açık Gazete gibi zorlayan çok az gazete biliyorum.

Faruk’tan sonra mikrofonu Aydın Çubukçu aldı. 68 kuşağının neferlerinden yazar Çubukçu, Açık Gazeteyi şöyle tarif etti: “Salonda üç banner var. Bir acı biber, bir dikenli kaktüs, ve kalemleriyle açık denizde yol almaya çalışan kağıttan bir gemi. Açık Gazete’yi çok iyi ifade ediyor. Öyle bir gazeteyi tanımlamak için bu üç simge çok elverişlidir. Hem yakıcıdır, acımasızdır. Hem batar sevmeye gelmez, dokunmaya gelmez, ilginizi dikenlerle acıtır. Hem de bin bir çabayla denizlerde yol almaya çalışan kalemden kürekleri olan bir gemidir”. Bundan anlamlı bir anlatım olamazdı.

Birkaç günden beri heyecanla bekliyordum etkinliği. Day-Mer’e ait Kuzey Londra Toplum Merkezinin  kitaplarla donatılmış, sıcacık atmosferli salonuna girerkenden yıllardan beri görmediğim yoldaşlarla karşılaştım. Biraz yaşlanmış, biraz yorgun, ama asla yılmak bilmeyen yorgun demokratların geriye kalanlarıydı onlar. Kısa sohbetimizde eski günleri yad ettik. Yoldaş demeye dilim varmaz benim onlara. Ben onların yaşadıkları acıları yaşamadım ki. Onların yaptıkları fedakarlıkları yapmadım ki. Onlar gibi polis işkencesine maruz kalmadım ki. Ama onlar konser esnasında Sedat Sarıcı’nın söylediği “Deniz üstü köpürür” türküsündeki “Benim de bu dünyadan göçüşüm” sözlerinden sonraki “Memleket sevdasından” sözlerini bağıra bağıra defalarca tekrarladılar.

Ön sıralarda oturan 68 kuşağı devrimcilerle tekrar buluşup kısa da olsa sohbet ettik. Ülkelerimizin haline yakındık buruk yüreklerle. 12 Mart 1980 darbesinde işkenceye maruz kalmıştı birçokları genç fidanlarken. Gözlerinden “Çabamız boşuna mıydı?” serzenişini okudum.

Ve üstad gitarı ile sahnede belirdi. Güleryüzlü, dost tavırlarıyla ilk olarak Nazım’ın “Kız Çocuğu” şiirinden Livanelli’nin bestelediği parçayı okudu. Yüreğimize dokundu. Hüzünlendik. Ardından halk ozanlarının türkülerini seslendirdi o kendine has muazzam sesi ve yorumuyla. Ahmet Kaya, Cem Karaca türküleri ile mest olduk. Gözlerimiz nemlendi. Yarı karanlık Dalston pabında bu sanatçıların seslendirdiği devrim türkülerini coşku ile söylediğimiz yılları anımsadık. Hiç kaybolmamışlardı ki belleğimizden o yıllar.

Üstad birkaç parça okuduktan sonra sahneye yetenekli kızı Ezo’yu davet etti. Ezo’nun adını çok duymuş, küçük yaşta atıldığı müzik yaşamındaki başarıları hakkında medyada çok şeyler okumuştum. Toplumumuzun gururudur genç kız. Ancak onu canlı bir konserde dinleme şansım olmamıştı. Konser esnasında Ezo’nun bas gitar, klasik gitar ve piyanoda sergilediği yeteneğini gururla izledik. Bu bir “Baba – Gız Kuşak Çatışması” değildi. Bunun adına baba-kız arasındaki sevgi seli demek daha doğru olur. Babanın gözlerinde kızına olan müthiş sevgi ve gururu açıkça okunuyordu. Kızın gözlerinde de babasına olan sevgi ve gururu.

Baba, kız çaldı biz coştukça coştuk. Aşina olduğumuz 70li, 80li yılların o doyumsuz türkülerine sevgili Sedat Sarıcı’nın ısrarlı teşviki ile önce biraz çekingen sonra bangır bangır eşlik ettik. Baba ve kızın çaldıkları kendi bestelerini, anne Suzan Beyazıt’ın “Suriye Türküsü” bestesini hayranlıkla, zevkle dinledik.

Gece esnasında yüreğimizin burukluğu kabardı kabarmasına ama aramızda bulunan Dayanışma Merkezinin (Day-Mer) genç, dinamik neferleri ilerisi için umudumuzun güçlenmesinin nedenleri idi.

Bir arkadaşım “şimdi salondan çıkıp devrim yapma zamanı” dedi. Yüzümüzde gülümseme, dudaklarımızda ikilinin son çalıp söylediği Cem’in “Ben bir ceviz ağacıyım, Gülhane Parkında” türküsü biraz uzağa park ettiğim arabama doğru yürüdük.

Teşekkürler Faruk ve Açık Gazete, teşekkürler Sedat, Ezo Sarıcı, teşekkürler Day-Mer. Bu geceyi uzun zaman anacağız. 

#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Levent Kutay
Levent KUTAY'dan
#gozdenkacmadi

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Diğer Ertanç HİDAYETTİN yazıları