Asıl tehlike, bir rejimin veya sistemin ahlaksız insanları tepeye çıkardığı…

Yayın Tarihi: 31/01/21 13:05
okuma süresi: 13 dak.
A- A A+

Logoterapi, kanepesiz bir psikoterapi tekniğinin babası Viktor Emil Frankl, 26 Mart 1905'de Viyana'da Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir.

Adını Yunanca bir kelime olan "Logos" (Anlam)'tan alan Logoterapi (Logotherapie), Viktor Emil Frankl öncülüğünde kurulmuş yeni bir psikoterapik yaklaşımdır. "Anlam"ı merkez kavram olarak kabul eden bu ekol, "anlam kazandırma yoluyla terapi"yi temel tedavi metodu olarak benimser.

Logoterapi'nin savunduğu "anlam yoluyla terapi" düşüncesi, geleneksel psikoterapinin savunduğu "terapi yoluyla anlam" düşüncesine tamamen ters bir anlayışa karşılık gelir.

Holokost'tan (The Holocaust)  sağ kurtulan Viktor Emil Frankl, bir nevi varoluşçu psikoloji sayılan logoterapinin kuruculuğunu yapmış bir nörolog ve psikiyatrdır.

“Holokost” Yunan kökenli bir sözcük olup, “ateş başında kurban etme” anlamına gelir. Almanya'da Ocak 1933'te iktidara gelen Naziler, Almanların “ırksal anlamda üstün” olduğuna inanıyor ve “aşağılık” olarak kabul edilen Yahudileri sözde Alman ırkı toplumuna karşı yabancı bir tehdit olarak görüyorlardı.

Özellikle "İnsanın Anlam Arayışı" kitabıyla bilinen Viktor Emil Frankl, toplama kampındaki anılarını, burada gördüklerini ve buradan öğrendiklerini aktararak insanın kendisi dışında bir amaca sahip olarak hayatını anlamlı kılabileceğini ifade etmektedir.

Hayatın anlamı ile ilgili özgün teorisinin, çocukluk yıllarında temellendiği söylenebilir.

Zira yaşadığı bazı olaylar bu kanaati destekler niteliktedir: Dört yaşları sırasında bir akşam uyumak üzereyken küçük Viktor Emil Frankl, herkes gibi bir gün kendisinin de öleceği fikriyle ansızın irkildiğinden bahseder. Yaşadığı bu tecrübe O'nda ölüm korkusundan çok, hayatın anlamının bunca yaşananlarla birlikte ölümle yok olup olmayacağı sorusunu gündeme getirmiş ve bu nedenle büyük bir endişeye yol açmıştı.

Viktor Emil Frankl'ın yeniden doğuşunu hazırlayan; kişisel hayatını olduğu kadar akademik hayatını da derinden etkileyen en önemli tecrübesi, toplama kampı deneyimidir.

1943 yılında diğer pek çok Viyana'lı Yahudi gibi Viktor Emil Frankl; karısı, babası, annesi ve kardeşi ile birlikte Nazi SS (Schutzstaffel) Subayları'nca tutuklanarak ölüm kampları olarak anılan Auschwitz ve Dachau toplama kamplarına nakledilmişlerdir.

Her an gaz odalarına gönderilme korkusuyla yaşayan Viktor Emil Frankl, ancak 1946'da hürriyetine kavuşabilmiştir.

Fakat diğer aile bireyleri O'nun kadar şanslı değildi.

Kızkardeşi dışında hepsi gaz odalarında can vermişti.

Bu acı gerçeği üç yıl boyunca ailesine kavuşabilme umuduyla yaşayan Viktor Emil Frankl, 1946'da, Viyana'ya döndüğünde öğrenecekti.

Nazi toplama kampında fark ettiği şeylerden biri de her durumda bir seçeneğin olabileceği düşüncesidir.

İnsanların yaşadığı en kötü durumlarda bile ruhsal özgürlüğün ve bağımsızlığın içimizde bir yerlerde saklı olduğunu belirtmiştir.

Bireylerin kendi davranışlarını ve kendi yolunu seçme özgürlüğü insanların ellerinden her şey alınsa bile alınamayacağını fark etmiştir.

Bugün sizlerle Viktor Emil Frankl'ın 1988 tarihli bu etkileyici konuşmasını paylaşmak isedim.

Buradaki konuşmasında doğrudan karşısındaki kitleye tüm samimiyetiyle sesleniyor olması, yaşadığı zorluklara rağmen kimseden nefret etmediğini açık yüreklilikle söylemesi, insanlara olan inancını yinelemesi yaşadığımız bu zorlu günlerde de ihtiyacımız olan değerler değil midir?

“Dünyada yüzlerce milliyet, dil, din, mezhep olabilir. Ama sadece 2 çeşit insan var: Vicdanı olan ve vicdanı olmayan.” sözünün sahibi kemanı ağlatan adam olarak da bilinen Fars asıllı keman virtüözü Farid Farjad’ın bu tanımı Viktor Emil Frankl’ı doğrular nitelikltedir.

Bu anma töreninde bana katılmanızı istediğimde umarım ki bana anlayış gösterirsiniz.

Terezin Toplama Kampında yaşamını yitiren babamın anısına.

Auschwitz Toplama Kamında yaşamını yitiren erkek kardeşimin anısına.

Aynı yerde, gaz odasında yaşamını yitiren annemin anısına.

Ve genç yaşta Bergen-Belsen Toplama Kampında yaşamını yitiren ilk eşimin anısına.

Ancak benden nefret dolu tek bir kelime bile beklememenizi rica ediyorum.

Kimden nefret etmeliyim?

Ben sadece kurbanları tanıyordum.

Oysa failleri tanımıyorum, en azında şahsen tanımıyorum.

Ve kişileri şahsen değil de toplu olarak suçlu ilan etmeyi kesinlikle reddediyorum.

Kitlesel suç yoktur!

İnanın bana, bunu sırf şu an söylüyor değilim…

…bulunduğum son toplama kampından kurtulduğum ilk günden beri söylüyorum bunu.

Bugün Avusturya’da bulunan 0 ile 50 yaş arasındaki erkek ve kadınları…

…kitlesel olarak suçlu ilan etmenin bir suç ve çılgınlık olduğunu düşünüyorum.

İzin verirseniz psikiyatrik açıdan izah edeyim bunu:

Öyle ki, çılgınlık olmasa suç kabul edilir…

…hatta Nasyonel Sosyalist ideolojisindeki “soy suçu”na geri dönüş olurdu.

Kişinin şahsen yapmadığı veya yapmaktan çekindiği…

…ama ebeveynlerinin, hatta büyük ebeveynlerinin vicdanlarına yüklediği bir şeylerden ötürü…

…kendisini suçlu ve hatta utanmış hissetmesi gerektiğine inananlara söylemesi gereken budur.

Geçmiş kitlesel zulmün kurbanlarının…

…benimle aynı fikirde olması gerektiğinden ve öyle olacağından eminim.

Tabi ki bugünün gençliğini…

…eski Nazi’lerin veya Neo-Nazi’lerin ellerine teslim etmeyi düşünmüyorlarsa.

Bir an için kurtulduğum ana geri dönmeme müsaade edin.

15 Ağustos 1945’te, Rosa Jochmann Hanım da dahil olmak üzere birkaç Viyanalı ile beraber…

…yasadışı yollarla mümkün olan ilk nakliye ile Viyana’ya döndüm.

O günden bu yana, Üniversiteler veya benzer yerler tarafından 63 defa Amerika’ya davet edildim.

Bu 63 seferin her birinde Avusturya’ya geri döndüm.

Avusturyalılar beni çok sevdiklerinden değil, ben Avusturya’yı çok sevdiğimden döndüm hep.

Bildiğimiz üzere, sevgi daima karşılıklı değildir.

Amerika’ya her gidişimde Amerikalılar bana şunu sordular:

“Neden savaştan önce bize gelmediğinizi söyler misiniz Frankl Bey?”

Cevabım şöyle oluyordu:

Amerika’ya göçmenlik vizesi almak için yıllarca nasıl beklediğimi açıklamak durumunda kalıyordum.

Nihayet vizem onaylandığında ise artık çok geçti.

Çünkü yaşlı ebeveynlerimi savaşın ortasında Viyana’da birbaşlarına bırakmaya…

…ve Nasyonel Sosyalistlerin yöönetiminde kaderlerine terk etmeye razı gelememiştim.

Kaderlerini paylaşmayı tercih etmiştim.

Bunun üzerine Amerikalılar şunu derler:

“Pekala, ama neden savaştan hemen sonra Amerika’ya gelmediniz?

Neden Viyana’ya geri döndünüz?

Viyanalılar size ve çevrenize yeteri kadar çektirmedi mi?”

Amerikalılara şunu derim:

“Bakın, mesela Viyana’da…

…büyük işçi şairi Alfons Petzold’u keşfeden ve destekleyen Katolik bir barones vardı.

İşte o kadın, savaş boyunca kuzenlerimden birini…

…dairesinde bir denizaltı gibi gizleyerek hayatını kurtardı onun.

Buna benzer başka bir örnek:

Viyana’da sosyalist bir avukat vardı.

Mümkün olan her fırsatta kendisini de tehlikeye atarak bana yemek getiriyordu.

Kimdi O, biliyor musunuz?

Bruno Pittermann’dı.

Sonra ben Amerikalılara şunu soruyorum:

“Böyle insanların olduğu bir şehre neden dönmemem gerektiğini asıl siz söyleyin bana!”

Kendi kendinize ne diyeceğinizi ve beni niçin suçlayacağınızı tam olarak bilmiyorum:

“Frankl Bey, gelin dürüst olalım.

O insanlar sadece istisnalardı. Genel kaidenin istisnaları.

İnsanlar genel itibariyle fırsatçıydı. Direnmeleri gerekirdi.”

Sizinle aynı fikirdeyim, hanımlar ve beyler. Ancak lütfen bir şeyi aklınızdan çıkarmayın:

Direniş daima kahramanlık gerektirir.

Bana göre insan, gerçek anlamda yalnızca kendisinden kahramanlık talep edebilir.

Uzlaşmak yerine hapsedilmenin tercih edilmesi gerektiğini…

…diğer türlü Nazilerle işbirliği yapılmış olduğunu söyleyen insanlar var. Kesinlikle haklılar!

Ancak bunu söylerken kendilerine ve vicdanlarına bir biçimde ihanet etmey yerine…

….toplama kampına düşmeyi gerçek anlamda kendisine ispatlamış olanlar haklılar sadece.

Hiç değilse bugünün genç nesli…

…o zamanki insanların kendi özgürlüklerini ve bir şekilde sorumlu oldukları…

…ailelerinin kaderleri hususunda ne denli korku içinde olduklarını anlayabilirler.

Tüm bunları dikkate almak gerek.

Tam da bu nedenle, canları pahasına direniş hareketine katılma cesaretine sahip olan…

…ve hatta bunun bedelini hayatlarıyla ödemek zorunda kalan insanlara hayranlık duymalıyız.

Mesela o dönemdeki en iyi arkadaşım Hubert Gsur:

Orduyu bozma suçundan ölüme mahkum edildi ve genç yaşamı giyotinde sonlandı.

Hanımlar ve beyler, Nasyonel Sosyalizm bir ırk çılgınlığı ortaya attı.

Bu mesele üzerine düşüncelerimi aktarmama izin verirseniz, cevabım şu olurdu:

Gerçek anlamda sadece iki insan “ırkı” vardır.

İyi insanların “ırkı” ve kötü insanların “ırkı”.

Ve bu “ırk ayrımı” her ulusun kendi içinde vardır.

Her ulusta, her partide ve her türden grupta vardır bu ayrım.

Hatta toplama kamplarında bile, hatta SS’ler arasında bile…

…şu veya bu biçimde iyi bir adamla karşılaşırdınız.

Tam tersi de geçerli:

Mahkum arkadaşlarınız arasında şu veya bu biçimde alçağın tekini de bulabilirdiniz.

Tehlike başka yerdedir.

İyi insanlar azınlıktadır, iyi insanlar daima azınlık olmuştur…

…ve sonsuza dek böyle kalacağına inanıyorum.

Ancak tehlike, başka yerde yatmaktadır.

Asıl tehlike, bir rejimin veya sistemin ahlaksız insanları tepeye çıkardığı…

…diğer bir deyişle, ulusun olumsuz örneklerinin başa gelmesini sağladığı durumda doğar.

Gerçek tehlike işte budur.

Fakat hanımlar ve beyler, hiçbir ulusun buna peşinen bağışıklığı yoktur.

Bu bağlamda, temelde her ulusun Holokost gerçekleştirebilecek yetide olduğunu…

…ifade etme cüretini kendimde buluyorum.

Peki bunlardan çıkarabileceğimiz siyasi sonuçlar nelerdir?

Sadece iki siyaset biçimi olduğunu düşünüyorum…

…veya daha doğru bir ifadeyle iki siyasetçi tipi olduğunu:

Bir yanda, amacın terörizm de dahil her türlü aracı meşru kıldığına inananlar var.

Öte yanda ise, en kutsal amacı bile kirletebilecek araçlar olduğunun farkında olan siyasetçiler var.

İşte bu siyasetçi tipinin tüm bu gürültülerin arasından aklın sesini duyacağına…

…ve günün, daha doğrusu bu anma gününün taleplerine kulak vereceğine güveniyorum.

İyi niyetli herkesin tüm mezarlardan ve hendeklerden…

…birbirlerine nihayet ellerini uzatmalarıyla gerçekleşebilir ancak bu.

 

Viyanaya dönüşünden sonra kalan hayatına beş kıtada yüzlerce konferans, panel ve seminer; onlarca kitap, makale ve kaset sığdırmayı başaran Frankl, son kitabı "Man's Search for Ultimate Meaning"i bitirdiği 1997 yılında kalp sorunlarıyla uğraşmak zorunda kalır.

Tedavi girişimleri sonuç vermez ve nihayet 2 Eylül 1997'de hayata gözlerini yumar.

Sessiz, sUKÜnet içerisinde, sadece dualar eşliğinde gömülmek, Viktor Emil Frankl'ın en büyük arzusuydu.

Karısına her zaman hatırlattığı "Ne olur, bu dünyaya nasıl geldiysem, bırakın öyle gideyim, sansasyona yol açmadan !" sözüne uygun olarak büyük logoterapist, bağlılarına haber verilmeksizin bir kaç din adamı ve ailesinin katıldığı sade bir törenle toprağa verilmiştir.

İnsanlığın kurtuluşunun sevgi yoluyla olacağını savunan Viktor Emil Farnkl varoluşçu filozof ve yazarların ifade ettiği gerçekleri kişisel olarak yaşamış ve bu düşünceyi benimsemiştir.

İnsanlığın ayakta kalabilmesi, ortak değerler oluşturabilmesine bağlı.

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.