BİRAZ AYDINLIK

Mert MAPOLAR, C.Ht.
mertmapolar@gmail.com
Mert MAPOLAR, C.Ht.

Hikmet Afif Mapolar'ın "Atatürk'ün Odasında Gözyaşları..."

Yayın Tarihi: 19/05/21 07:00
okuma süresi: 13 dak.
A- A A+

"... Atatürk sevgisini anlatmak çok zor bir zanaattır. Hele Atatürk'ü anlatmak, hiç de kolay bir iş değildir. Kalemler yazamaz, anlatamaz O'nu. Bu, Kıbrıs Türkü için böyledir. Çünkü Kıbrıs Türkündeki Atatürk sevgisi başkadır, Atatürk anlayışı ise, daha başkadır. Her Kıbrıs Türkünün aynı düşünce içerisinde olduğunu sanıyor ve her Kıbrıslı Türkün Atatürk'ü böyle gördüğünü, böyle düşündüğünü sanıyorum.

Çankaya yolundaki arabada ben vardım, Ajanstürk Genel Müdürü Necat Evliyagil vardı. İkimizdik yani. Ankara'ya gittiğim yılların ilk günleriydi. Evliyagil bana Ankara'yı gezdiriyordu. Bugün de Çankaya'da müze haline getirilen Atatürk'ün kaldığı, dinlendiği ve çalıştığı küçük eve gidecektik. Büyüktü Atatürk ama. Her nedense hep küçüğü seviyordu.

Türkiye'de Devrim Harekâtı olmuştu. Çok uzun yıllardan sonra, ilk kez Türk Silahlı Kuvvetleri İdareye el koymuştu. Demokrat Parti İktidarı gitmiş, yerine hemen hemen Silahlı Kuvvetler gelmişti. Dışişleri Bakanı dışındaki Bakanlar Kurulunun büyük çoğunluğunu askerler oluşturuyordu. Demokrat Parti devrilirken, Cumhurbaşkanı Celal Bayar ile Başbakan Adnan Menderes de tutuklanıyordu. Onlarla birlikte iktidarın tüm Bakanları, hatta Demokrat Parti'nin ileri gelen birçok kişisi de tutuklanmıştı. Yassıada'ya gönderilecekler ve orada yargılanacaklardı.

Bu ihtilalin adına, o günlerde 'Devrim' demişlerdi. Gerçekten bu harekât bir 'Devrim' miydi? Nasıl ki, çok daha sonraları Başbakan Adnan Menderes idam sehpasına giderken 'Çocuksu hareketlerimin bir sonucu' diyerek yargıya varıyordu hem kendisi için, hem de Demokrat Parti'nin iktidar süresi için. Fakat Adnan Menderes ölümünden az önce ne derse desin, kendini ve iktidarını nasıl yargılarsa yargılasın, ne kendisinin hareketi ve ne de Demokrat Partinin on yıllık icraatı, hiç de 'çocuksu' değildi.

Demokrat Parti'yi bu duruma getiren ve bu sonuca iten nedenler bence çok daha başkaydı. Demokrat Parti İktidarında da bir Atatürk Sevgisi vardı. Fakat bu 'sevgi'nin yanında da bir 'İnönü Fobisi' hüküm sürüyordu. İşte Demokrat Partiyi bilinen sonuca götüren neden de 'İnönü Fobisi' idi. Menderes iktidara gelirken, bir seçim sarhoşluğu içerisindeydi. Her nedense bunu iyi kullanamadı. Karşısında İnönü gibi, eski bir politikacı, kurt bir politikacının bulunduğunu, nasılsa unutur gibi olmuştu.

Adnan Menderes ve Demokrat Parti İktidarı ise 'Taviz Politikası' ile başladı. Bu bir hataydı. Bundan yararlanmak isteyecek nice gericiler, nice çıkarcılar, nice fırsatlardan ganimet uman çevreler vardı. Bunlar Demokrat Parti'nin çevresini, halka halka oluşturarak sarmışlardı. Her nedense bu gerçeği göremiyordu Adnan Menderes. Veya görmek istemiyordu. Çünkü o da 'iktidara' oyla gelindiğini iyi bilenlerdendi ve bir çok kez daha fırtına gibi kopup kopup oyları toplamak ve sürekli 'iktidar' olmak hevesine kapılmıştı.

Dedik ya, Adnan Menderes'in, Demokrat Parti'nin karşısında güçlü, kurt bir Politikacı vardı. Ve seçim sarhoşluğu sonrası unutturulmak isteniyordu bu tehlikeli politikacı. İnönü oyuna gelecek bir siyaset adamı değildi. Tarih çizgisinde, zaman zaman da tarihin içinde tarih olmuş bir politikacıydı. Zamanı iyi değerlendirdi. Fırsatları iyi kullandı. Ve sonra ağır inişler yapmaya başladı. Adnan Menderes ile Demokrat Parti İktidarı üzerine ve işte bütün bu çalkantılardan sonraydı ki, İsmet İnönü o 'Sehpalar kurulur' demecini veriyordu.

Bu düşünceyle girdik Atatürk'ün evine. İyi bir giriş sayılmasa gerek. Ama bir kez girdik. Geri dönemezdik. Halbuki bu eve, yalnız Atatürk'ü anımsayarak, hayal ederek ve O'nu içimizde yaşatarak girmemiz gerekti. Çünkü 'Atatürk Türkiyesi' de bunu gerektiriyordu. Fakat, gene o günlerde 'Atatürk Türkiyesi'ni arayıp da bulmak, hiç de kolay değildi. Derinlere, çok derinlere inmek gerekti. Çünkü gene o günlerde 'Atatürk Türkiyesi' derinliklere inmiş, köklerde yaşıyor, yaşatılıyordu. Devirlerin çoğu böyle olmuştu. Çoğu iktidarlar, Atatürk'ü unutturmak için savaşıma kalkışmışlar, fakat tarihin yenilgisine uğramışlardır.

Çankaya'da, Atatürk'ün Evini gezmek izne bağlıydı. Necdet Evliyagil İzin Subayından durumu öğrenmek için yanına yaklaştı ve sordu. Aldığı yanıt hiç de olumlu değildi:

- Pazar günleri bütün izinler kaldırılır. Bugün de pazar olduğundan maalesef gerekli izni veremeyeceğim.

- Misafirimiz ta Kıbrıs'tan geliyor. Gazeteci bir arkadaş. Görmeği de çok arzuluyor. Acaba bir imkân yok mu?

Sağa sola telefonlar işledi. Ahizenin öbür ucundaki tanımadığımız kişilerle görüşüldü, konuşuldu. Neme gerek nöbetçi subayı izin verilmesi için adeta ısrar ediyordu. Sonunda galiba başarıya ulaştı. Çünkü teşekkür ederek telefonu kapatırken, yüzü gülüyordu:

- İlk defa izin çıkıyor. Dilediğiniz gibi Çankaya köşkünü gezebilirsiniz.

- Biz zaten yalnız Atataürk'ün kaldığı yerleri görecektik.

- Devrimden sonra orası müze haline dönüştürüldü. Buyurunuz, geziniz. Kimse size müdahale etmez.

Küçük bir ev. Büyük Adamın, Tarih Adamın küçücük diyebileceğiniz evi burası. Görmesek ve yalnız hayalimizde yaşatmış olsaydık, galiba daha iyi olacaktı. Koskoca bir tarihi, bu kadar küçücük bir ev nasıl sığabiliyordu? Akıllara durgunluk verirdi gördüğümüz manzara.

- Burası Büyük Atatürk'ün çalışma odası, diye söze başladı Necdet Evliyagil. Burası yazıhanesi. Ondan son kalan kâğıt yaprakları, birkaç kalem, bir mürekkeplik. Karşıdaki zengince bir kitaplık. Yerde gördüğün ayı postunu da Rusların o zamanki Ankara Büyükelçisi armağan etti Atatürk'e.

Beş, on kişiyi zorla sığacak küçük bir oda. Hemen sordum Evliyagil'e:

- Ne küçücük oda, yetiyor muydu O'na?

- Yeter ve artardı bile.

- Nasıl?

- Her şeyin küçüğünden hoşlanırdı. Büyük kendisiydi. Büyüklük içinde vardı ve büyüklüğü içinde taşırdı O.

İnanılmayacak kadar basit anlatılıyordu Büyük Atatürk bence. Fakat ekliyordu Necdet Evliyagil:

- Küçüğü, büyük görmektir büyüklük.

Uzun yıllar gazeteciliği, şairliği vardı Necdet Evliyagil'in. Durmadan, dinlenmeden laf imal ederdi ağzı. Hoşuma giden yönleri de yok değildi onun. Kâhi sert çıkışları olurdu, aldırmazdım bile. Kâhi yumuşak inişlere geçerdi, o zaman daha sevimli, daha cana yakın olurdu.

- Burası yatak odası Atatürk'ün, dedi. Uyuduğu, dinlendiği oda O'nun. Zaten uyduğu veya dinlendiği var mıydı?

Hayretle yüzüne baktım.

- Ne bakıyorsun öyle? diye sordu.

- Atatürk de bir insandı.

- Bir başka insan, dedi.

- Etten, kemikten, dedim.

- Etten, kemikten ama, başka et, başka kemik.

Doğru söylüyordu Necdet Evliyagil. O da bir 'insan'dı. O da 'et'ten ve 'kemik'tendi ama, O'nun bir başka 'insan'lığı, bir başka 'et' ve 'kemik' oluşu vardı. Bazan durgun bir su kadar sessiz akardı. Bazan da şelaleler gibi taşmasını ve coşmasını bilirdi, becerirdi. 'Naçiz vücudum' demiştim. Gerçeği vurgulamıştı ama, bu sözcüklerde bir anlam vardı, hem de büyük bir anlam.

Odanın tam karşı duvarlarında, bahçeye açılan bir pencere önünde, küçük denecek bir yatak. Yatağın üzerinde yeni sayılmayacak, solmuş gibi, eskice bir yorgan. Gene yatağın önüne serilmiş bir halı ve halının üzerinde, küçük sayılacak terlikler. Bundan ibaret Büyük Atatürk'ün yatak odası. Odayı seyrediyorum, terliklere bakıyorum, gözlerim eskice yorganda ve kendi kendime söylenirken, gözyaşlarımı tutamıyorum:

Koskoca bir tarihi, koskoca bir adamı, bu küçük yatak nasıl sığabiliyordu? Tarihe sığmayan adam, bu küçücük yatağa nasıl sığışa biliyordu?.."

...

Sevgili dostlar bugün sizlere bu anlamlı 19 Mayıs gününde, Kıbrıs Türk Edebiyatı ve Basın Tarihinin Duayenlerinden Merhum Gazeteci -Yazar Hikmet Afif Mapolar'ın torunu olarak, "40 Yılın Anıları 2" Kıbrıs Güncesi'ndeki Atatürk ile ilgili "Atatürk'ün Odasında Gözyaşları" başlıklı yazısını orijinal şekli ile paylaştım...

Kıbrıs’ta çok yönlü gazetecilik olayını yaşayanlar çok değildir. Hele Kıbrıs Türk politik hayatını hem yaşamak, hem yazmak kolay kolay başarılamaz. O, olayları hem yaşadı, hem yazabildi...

Hikmet Afif Mapolar, Kıbrıs Türk Basının vazgeçilmez isimlerinden biri olduğu kadar, Kıbrıs Türklerinin varoluş kavgasında da kalemi ve düşünceleri ile adını basın tarihine kazımış bir gazeteci-yazardı. Yazılarında, her fırsatta Kıbrıs Türk halkının ne kadar “Atatürkçü” olduğunu vurgular bundan da son derece gurur duyardı. Bizlere de Atatürk sevgisini, liderliğini ve yol göstericiliğini aşılayan ilk kişi olmuştur sevgili büyükbabam Hikmet Afif Mapolar...

“... Esasında ünlü bir yazarın torunu olmak, çok büyük sorumluluk isteyen bir şeydir. Önce o sizi hayata taşır, sonra da siz onu, sanatçı kimliği ile tarihin sayfalarına taşırsınız. Biz onu yeterince taşıyabildik mi veya taşıyabiliyor muyuz toplum olarak?.. Geçmişin yoklukları ve Hikmet Afif Mapolar’ın kendi dünyası ile özdeşleşen sanatsal üretimleri, bize bıraktıkları ve bulabildiklerimizle, ama hiç durmaksızın araştırarak, onu yeniden var etmeye çalışmanın da, sanatçı bir ataya olan vefa borcudur. Üstat'dan Torun'a "BİRAZ AYDINLIK"... “Kıbrıs Postası” gazetesi “BİRAZ AYDINLIK” köşesi tekrardan işte böyle yaşam buldu...”

Bu mesajla, KKTC’nin yeni nesil internet gazeteciliğinin öncüsü “Kıbrıs Postası”nın sahibi Sayın Polat Alper’in teşvikleri ile başladığım ve profesyonel mesleğimin dışında bireysel ve toplumsal farkındalık adına haftada bir yazmaya başladığım köşemde, ilk günden bu yana tam olarak bir yıldır kesintisiz yazıyorum... Okuyucularımdan tarafıma inanılmaz bir destek ve ilgi gösterilmiş, tarafıma tarif edilmesi güç duygusal güzel mesajlar gönderilmiş, toplumun bizler gibi eğitimli aydınlara, yol göstericilere ihtiyacı olduğu vurgulanmıştır... Bu vesile ile Sayın Polat Alper’e, “Kıbrıs Postası” emekçilerine, okuyucularım olarak sizlerin her birine ayrı ayrı teşekkür ediyor, daha güçlü bir ülke için bireysel ve toplumsal farkındalık yaratmaya devam edeceğiz...

Unutmaya yüz tutmuş çok değerli Kıbrıslı Türk üstatların olduğunu hatırlayarak ve hatırlatarak, sanatçı bir ataya olan vefa borcu bilinciyle, zaman zaman tarihin farklı dönemlerinde kaleme alınan büyükbabam Hikmet Afif Mapolar’ın yazılarını da, Kıbrıs Türk tarihinin tozlu raflarından sizlere "Biraz Aydınlık" olması, ışık tutması ve farkındalık oluşturması için paylaşacağım...

Paylaşmış olduğum yazının yazış yılı itibarıyla ve tarihin sayfalarına baktığımızda Kıbrıs Türk halkının tarih boyunca hep "Atatürkçü" çizgiden gittiğini rahatlıkla görebiliyoruz...

Unutmayınız! Küçüğü, büyük görmektir büyüklük...

Ve aynı zamanda büyüklük, ne olduğumuz değil, nereye gittiğimiz ile de ilgilidir...

Ve çevrendekileri alçaltarak değil, kendini gerçekten yükselterek büyüyebildiğini bilmektir...

Tam da Mustafa Kemal Atatürk'ün bizlere öğrettikleri gibi...

Büyüklük, gittiğin yere güneş gibi doğabilmektir...

Gerçekten büyük olmayan büyük adamlar, çevrelerini küçük adamlarla doldurduklarını unutmayınız!

Bütün mesele, iyi ve büyük görünmek değil!… Gerçekten iyi ve büyük olmaktır...

Büyüklük kuvvette değil, kuvveti yerinde kullanmakla ilgilidir...

Hiçbir şey büyüklük kadar sade değildir. Çünkü sade olmak biraz da büyük olmaktır...

Tıpkı Mustafa Kemal Atatürk gibi...

Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramımız Kutlu olsun... Nice 19 Mayıs'lara...

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Diğer Mert MAPOLAR, C.Ht. yazıları