Ayasofya

loading
14 Ağustos, Cuma
£

9.60

8.68

$

7.34

DÜŞÜN

Uğraş BERATLI
ugrasberatli@gmail.com
Uğraş BERATLI
A- A A+

Ayasofya

Dünya değişiyor diyoruz ya. Evet dünya hızla değişiyor. Son günlerde Ayasofya’nın camii olarak tekrar ibadete açılması meselesi gündemde yerini koruyor.

Kimisi, Ayasofya Camisini tekrar açarak “sosyeteye” rezil olunduğunu söylüyor, kimisi de 86 yıllık bir hasretin bittiğini düşünüyor. Ben meseleye, başka bir yerden bakmaktan yanayım ve bu çok önemli olayın ne demek olduğuyla daha fazla ilgileniyorum.

Pek anlamasak da 21. yy’ın ilk çeyreğini bitirmek üzereyiz. Hemen her büyük devletin de yüzyılın ortasına kadarki hesapları hazır olmak durumundadır.  30 yıl sonrayı kaçımız görürüz bilinmez ama birileri kafalarında görüyorlar, bundan emin olabilirsiniz. Bu hesapları yapan insanlar, kendilerini aşan bir gücün motivasyonu ile bunu yapıyorlar. Din olabilir, vatan sevgisi olabilir, millet sevgisi olabilir ya da ideolojik düşünceleri hatta evlatlarının geleceğinden duydukları kaygı bile olabilir. Kendilerinin bir insan olarak bu dünyada işgal ettikleri süre ve varlıktan daha ötede bir etki bırakmak isteyen insanlardır bunlar.

Ayasofyayı yaptırtan I. Justinanus da, onu camiiye çeviren II. Mehmet de ve camiiyi müzeye çeviren Mustafa Kemal Atatürk de böyle insanlardı. Ama unutmamak lazım ki, müzeyi camiiye çeviren Recep Tayyip Erdoğan da onlardan bir tanesi.

Erdoğan güzellemesi yapmak değil amacım. Ama Meral Akşener’in dediği gibi “yapamayacak sanan”ları yine yanılttı. Çünkü, kendi varlığını aşan bir davası var ve Erdoğan bu açıdan takdir edilmelidir.

Türk dünyasındaki bu profildeki bir kişi ve tek Kıbrıslı Türk de belki Rauf Denktaş’dır. Erdoğan, Denktaş’ı, Denktaş Erdoğan’ı hiç sevemedi ama belki de bunun sebebi birbirlerine bu kadar çok benzemeleri idi.

Ayasofya’nın camii olarak tekrar açılmasının Türkiye Cumhuriyeti açısından iki anlamı var...

Biri “alın Avrupa Birliğinizi başınıza çalınız”, zaten yakında bin parça olacaksınız diyor. Bir diğeri de “artık size kendimizi beğendirmek zorunda değiliz” demek...

Hemen “bilim, irfan, çağdaşlık” diye sıraya gireceklere söyleyelim.

Türkiye bu cesareti nereden mi buluyor?

Kendi silahını kendi yapıyor da oradan buluyor.

Kudüs’ü başkent ilan eden İsrail’e ses çıkaramayanlardan cesaret alıp da yapıyor.

20 yıla yakındır AB kapısında bekletilip de “ülkenin doğusunu bırakın da gelin“ diyenlerden cesaret alıp da yapıyor.

Ülkesinde defalarca ve çeşitli şekillerde iç savaş çıkarılmaya çalışılıp da başarılamamasından cesaret alıp yapıyor.

İstanbul’u bir Türk şehri değil de bir “kent devleti” yapmaya çalışanlardan cesaret alıp da yapıyor.

Her siyasi hamlenin bir de karşılığı vardır.

Batı Avrupa’nın yıllardır süren hareketlerinin sonucudur bu. Hem her fırsatta “siz batılı değilsiniz” deyip hem de her fırsatta “batılı değerleri” dayatmanın getirdiği hegemonyacı anlayışa gelişen bir tepkidir. Bakın işte, İmamoğlu bile bu tepkiye göz kırpabilmek için ne olduğu pek de belli olmayan bir Fatih tablosuna milyonları verebiliyor.

Siyaseti merkezler üretir. Bizim gibi periferi ise takip eder. Zaman zaman 2004’de olduğu gibi ya da Türkiye dışişlerine zorla bir “Kıbrıs Meselesi” olduğunu kabul ettiren Denktaş gibi biraz öne çıkıp idareyi alabiliriz ama beceremediğimizde de o merkez bize abi muamelesi yapmakta bir an bile duraksamaz. Brüksel de Ankara da hatta Washington da. Zaman olur, sizin evet dediğiniz anlaşmanın sonucunu almak için yüzünüzü Güney Lefkoşa’ya dönersiniz de, 2004’de izlediğimiz gibi onlar havai fişeklerle kutlama yaparken, biz yas tutarız. Abiliğe soyunanların böylesi de var.

Bizde de Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaşıyor. Geleceğin neye gebe olduğunu bilen ve geleceği etkileyecek karar alabilecek kadar inanmış olanlar ile “reklam siyasetçiliği” arasında mı geçer bu seçim?

Yeniden merkeze sözümüzü mü geçirmek istiyoruz? O zaman “Bize ne derler?” diye sağa sola mesaj gönderenleri değil de “Biz ne diyeceğiz?” sorusuna cevap verebilecek olanlardan yana tercihimizi kullanmak zorundayız...

Ayasofya olayı da bize gösteriyor ki “ne diyeceğini bilen” ile “ne denileceğini bilen” bir değilmiş. Biri kendine diğeri karşısındakine göre tavır alır.

banner

Yorumlar

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.