60 yıllık yemek kokmaz mı?

loading
15 Ağustos, Cumartesi
£

9.64

8.73

$

7.37

DÜŞÜN

Uğraş BERATLI
ugrasberatli@gmail.com
Uğraş BERATLI
A- A A+

60 yıllık yemek kokmaz mı?

Dün Makedonya’da ya da yeni adıyla Kuzey Makedonya’da erken genel seçim yapıldı. Hikaye ilginç. Makedonlar, ülkelerinin ismini bile değiştirmelerine rağmen AB ile olan müzakereleri Fransa’nın itirazı ile durdurulunca erken seçime gittiler. İtiraz gerekçesi de Arnavutluk ve Kuzey Makedonya’nın AB üyesi olması ile Balkanlar’ın batısında Rus-Çin-Türkiye etkisinin artacağı tezi.

2004’te bizim yaşadığımız hayal kırıklığını bu kez Makedonlar ve Arnavutlar yaşamışlar. “Adını değiş, Yunanistan rahatsız oluyor” deyip ülkenin adını bile değiştirttikten sonra sizi alamayız diyorlar.

Farkındaysanız ülkemizde yaklaşmakta olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin tonu da ne 2005, ne 2010 ne de 2015’deki seçimlerle alakası var.

2005 seçimleri, tam anlamıyla AB’ye üyelik hayalinin hâlâ olduğu bir süreçte yaşanmış ve o dönemde seçimlerin egemen söylemi de bu minvalde ortaya çıkmıştı. Bu sebeple de bunu gerçekleştirebilecek donanım ve iradeyi temsil ettiği düşünülen Mehmet Ali Talat, ilk turdan ciddi bir oy farkı ile Cumhurbaşkanı seçilirken, AB üyeliği yanlılarından başka hiçkimse de adaylığa bile cesaret edememişti.

2010’a gelindiğinde bu kez ibre ters dönmüş, AB sürecinin hayalkırıklıkları ile mücadele eden bir toplum, Derviş Eroğlu’nu ilk turdan seçmişti. Eroğlu’nun UBP içinde dengeye oturttuğu AB yanlısı liberaller ile milliyetçi muhafazakarlar bir potada toplanabilmiş, bu destekle de 2005’te büyük oranda Talat’a giden AB yanlısı liberal oylar, bu kez Eroğlu’na kaymıştı.

2015’deki seçim ise çok daha ilginçti çünkü seçim aslında hemen öncesinde gerçekleşen yerel seçimlerin rövanşı haline gelmişti. 11 Şubat’ta imzalanan çok önemli belgeye rağmen Eroğlu bunu kullanmamış ve hem partisi ile üyelik bağı olan liberalleri hem de dışarıda kalan liberalleri kaybetmişti. Talat yerine Siber’in adaylığı ile aslında sol cenahta istediği kopmayı sağlasa da kendi içinde yerel seçimlerde belki de “bir kez daha aday olmayacağı” düşüncesi ile yürüttüğü parti içi “ayar”, ilk turda birinci çıksa da ikinci turda seçilmesine izin vermemişti. Eroğlu ne parti içindeki milliyetçi muhafazakarlara yaranabilmiş, ne de liberal demokratlara yaranabilmişti. Bir de bunun üstüne 2010 seçimlerinde işe yarayan ama 2015 seçimlerinde işe yaramayacağı 2014 Kasım’ından itibaren görünmeye başlayan “güçlü el” oyunu seçimi kaybetmesine sebep oldu.

2015 seçimlerinin iki galibi vardı. Biri Mustafa Akıncı, diğeri Kudret Özersay.

Biri uzun bir siyasi hayatı olan ama bu uzun siyasi hayatında bir lider portresi çizememiş, 2005’teki denemesinde ise bu poziyonu hızlı ve ezici bir şekilde Talat’a kaybetmiş bu sebeple de hem partisi dağılmış, hem de kendi siyaset sahnesinden çekilmiş bir siyasetçi olan Mustafa Akıncı. 2015’in ilk turunda ikinciliğe az bir oy farkı ile oturunca, Eroğlu’nun memnun edemediği kesimlerin de desteğini alarak ikinci turda kazandı.

Diğeri ise uzun yıllar siyasetten uzak durarak, Lefkoşa dedikodularına göre kendisine birkaç partiden yapılan siyasete girme tekliflerini reddedip, kendini diplomatik ve akademik alanda ilerlemeye veren Kudret Özersay. Özersay, 2005’teki Talat’ın soğukkanlı inatçılığına sahip bir karakterdi. 'Buradan bir şey çıkmaz' diyenleri çok şaşırtacak bir oy oranına ulaştı. Buna şahsen ben de dahilim.

2015 seçimleri Kıbrıs meselesinden çok iç meselelere dönük bir seçimdi. Bu başarılı dediğimiz iki adayın da en önemli ortak özelliği ikisinin de, halka iç siyasette güven veren ve toplumu yorgun düşüren, partizanlık, yolsuzluk iddiaları, kötü yönetim gibi konulardaki tutumları ve daha önemlisi partisizlikleri idi.

5 yılda köprülerin altından çok sular aktı.

Bugünün konjonktürüne baktığımızda net olarak gördüğümüz AB hayalinin artık her zamankinden uzak olduğu kadar, Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar arasında bir anlaşmaya varılması ihtimalinin de Temmuz 1974’ten beridir en düşük seviyede olduğu.

2005’ten beridir, yaşananlar Rumlara ne verirsek verelim bir anlaşmaya yanaşmayacakları gibi müzakere “oyunu”na da kendi iç siyasetleri açısından bağımlılık geliştirdiklerini bize gösterdi. Mont Pelerin ve Crans Montana hiç olmamış gibi davranmanın, bize bir fayda getirmeyeceği de çok açık.

Bir yandan “KKTC’yi elbet kabul edecekler” diğer yanda da “Bizimle elbet bir federasyon kuracaklar” tezi ile aynı yöntemi yani süresiz ve sonuçsuz bir müzakere yöntemini belirleyenlerin bu açıdan, dünyada olanları da bir daha gözden geçirerek, 60 yıllık bu donmuş meseleye yeni açılımlar getirmek zorunda olduğunu unutmamak lazım. 60 yıldır önümüze sürülen bu yemek hala kokmadı mı?

Bu yeni açılımların yolu da sadece elimizdeki “diplomasi araç gereçleri”ni çoğaltmaktan geçebilir. Masaya birini yollayarak daha kaç on yıl geçireceğimizi sanırım sadece bir tek ben merak etmiyorum. Hala daha da “Masada ben oturacağım” krizlerinden bir sonuç alabileceğini düşünenlere de şaşkınlık duymaktan vazgeçemiyorum. Bu meseleyi bir devlet politikası haline getirmeden, yani önce kendimize saygı duymadan bir yere vardırmamız mümkün görünmüyor. Gerisini, tarih çözecektir.

banner

Yorumlar

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.