Sorumlu kim?

Yayın Tarihi: 04/12/20 11:19
okuma süresi: 5 dak.
A- A A+

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından, ülkede bir hükümet krizidir gidiyor.

Seçimlere giderken gelişen olayların aslında bir sonuç değil de neden olduğunu anlayabilmemiz için birkaç noktaya dikkatle bakmamız gerek.

İlki, ülke solunun bunca yıldır ekonomi konusunda bir “çare” üretmek bir yana; elinden geldiğince bu konuya girmemek için sıkı sıkıya ‘Kıbrıs Sorunu’na sarılması. Bunun çeşitli sebepleri var. Tamamen bir ekonomi-politik eleştiri olan sol görüşün, yeni kıblesinin Brüksel’deki liberal demokratlar olması ve bir ekonomik alternatifin tartışılabilir olduğunu reddetmesi bunların başında geliyor. Geriye kalıyor, üstyapı sorunları. Özgürlük, eşitlik, kardeşlik (barış) gibi burjuva demokrasisinin temel değerlerini veya temel argümanlarını savunarak, solda bir sol bırakılmıyor.

Halbuki sol, en başta bir iktisadi eleştiriydi.

İkincisi, pratik siyaseti bilmeyen siyasi kadroların oluşturulması. Çünkü siyaset pratiğinin araç ve yöntemleri okullarda veya kurslarda değil deneyim ile elde edilir. Buna örnek olarak en başta, “partilere inanmayan” partililerin, “siyasete güvenmeyen” siyasetçilerin, “toplumsal örgütlenmenin imkansızlığını savunan” yöneticilerin geldiğini görmek lazım.

Kendi varlığını, kendi enerjisi ile imha eden bir 'kendi üstüne çökme' durumudur bu. Varlığını ispat etmek için karadeliklerde olduğu gibi olay ufkuna bakmak gerekiyor. “Yok” oluşunu göremiyoruz; fakat en son “var” olduğu anı görebiliyoruz. 

Üçüncüsü ise, "gerçek-ötesi" bir çağda, yani gerçeğin yerini hiper-gerçeğin aldığı bu anlık iletişim çağında, "kuram-ötesi"nin siyasette kutsanması ile oluşan popülizmdir. Popülizm, bir düşünce etrafında birleşmiş kitleler yerine, yığınların birleştirdiği düşüncelerin eklektik, tutarsız kaypaklığına mahkumdur.

Ülkedeki muhafazakâr sağın, muhafazakarlıktan mütevellit tutarlılığının yarattığı kitlesellik ve örgütlülük gücü aşılamıyorsa, bunun ilk sebebi elbette iyi veya kötü muhafazakarlığın “teorize” olması ya da temkinli gerçekçiliğidir. Diğer yandan, sol ve onunla arasındaki farkın bir bulanıklaşıp bir netleştiği liberal demokratların bir türlü istedikleri gücü bulamamalarının sebebi de bu kitleselleşmeyi değil, yığınlaşmayı kendilerine hedef koymalarıdır.

Kitle kendi kendini yönetir, yığın ise yönetilir. Bu açıdan da kitleselleşmenin ilk şartı olan örgütlenme ve toplumsal mücadeleye olan inancın içsel reddini halkın hissedemeyeceğini düşünmek, halkla empati kurduğunu iddia edenlerin aslında halkın empati gücünün kendininkinden güçlü olduğunu anlamamak demektir.

Teorik yetersizliğin, pratik saçmalıklara dönüşmesinin bu derece normalleşmesi ve anormalin norm olmasının arkasındaki bu sebepleri siyasetin nasıl ele alacağı en önemli sorun halini alıyor. En başta da bugün tartışmaya açılan “kendi kendini yönetmek”, “kendi iradesine sahip olmak” gibi burjuva taleplerin, bunun toplumsal izdüşümü olan “self-determinasyon” ya da Kıbrıs Türk halkının "kendi devletinin sahibi" olması yani KKTC’nin tanınması noktasına evrilmediğini de açıklıyor. 

Sorunun hükümet kuramamak ve bunun sorumlusunu aramak değil, siyaset üretememek olduğunun bir an önce farkına varmalıyız.

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Diğer Uğraş BERATLI yazıları