Bir paylaşımın hayal ettirdikleri...

loading
15 Ağustos, Cumartesi
£

9.64

8.73

$

7.37

A- A A+

Bir paylaşımın hayal ettirdikleri...

Önce TV programında sonra da geçen hafta ‘’Tesviye değil tasfiye zamanı’’ başlıklı yazımda kökten değişimin siyasetçi profilinde yapmamız gereken tercihlerden başlayarak yapılması gerektiğine atıfta bulundum.

Esas problemin benim baktığım yönde olmadığını, değişim adına konuya başka bir açıdan bakmamız gerektiğini ifade eden bir mesaj geldi.

Ricası üzerine ismini değil ama izniyle yorumunu paylaşıyorum.

‘’Bir işletme sahibi ve birey olarak mikro düzey veya biraz üstü düzeyde birkaç şey paylaşmak isterim.

Bir kere bu kadar üniversitenin ve eğitimli mezunun olduğu küçük bir ülkede üst düzey veya en azından kalifiye yönetici ve hatta politikacı bulamamak mümkün değil.

Farkındaysan sol veya sağ yönetime gelse bile değişen bir şey olmuyor.

Neden diye çok düşündüm.

Popülizm birinci sebep gibi görünse de bence değil.

Esas ana sebep toplum ve hep yöneticileri eleştiren halk dediğimiz çalışan dediğimiz kısmın büyük bir bölümü.

Bu kesim üretmek istemiyor çalışmak istemiyor ve yüksek maaş istiyor bu kadar basit.

Ciddi bir enerji, potansiyel kaybı var ve popülizm bu konuya çanak tutarak giderek kötüleşmesine sebep oluyor

Bakılması gereken yön üst taraf değil.

Alt taraf.

Performans, verimlilik, bilgi, çalışma yoksunuyuz.

Bu rahatlık kalkmalı.

Bizde general çok ama savaşçılar zayıf.

Generallerle savaş kazanamazsınız.

Askeriniz iyi olmalı.

Herkes generalleri suçlayıp duruyor ama askerin ne kadar gevşek olduğuna bakan yok.

Düzelmesi gereken ilk nokta onbaşı, çavuş ve asker…

Bu yalnız devlette değil maalesef özel sektörde de kısmen böyle.

Tabii devlet ve özel sektördeki sebepler farklı. Ama sonuç ayni…

Laçka.

Bu kriz bir kez daha gösterdi ki devletiniz güçlü ise krizi atlatırsınız ekonomik, pandemi veya başka.

Ok o zaman birey veya işletme olarak devleti güçlendirmek şart.

Uzun vadede adaletli ve kaçaksız bir vergi sistemi ile şeffaf ve mantıklı bir yönetim.

Kısa vadede de çok ve verimli çalışmak.

Mesela ben şahsen devlete katkısı olacaksa bu darboğazdan çıkmak için bir yıl haftanın bir günü hiçbir ücret talep etmeden yaşımın ve sağlığımın el verdiği herhangi bir işte (mühendislikten temizlikçiliğe, orman işçiliğinden öğretmenliğe, çevre korumasından sivil trafik müfettişliğine kadar aklına ne iş gelirse) devlete ücretsiz çalışmaya hazırım.

Yapabilir mi bu toplum böyle bir fedakârlık.

Yapsın da göreyim memleketi bir yıl sonra.

Atatürk’ün çok sevdiğim çok sözü var ama en çok sevdiğim aşağıdakidir:

Çalışmadan yorulmadan öğrenmeden yaşamayı alışkanlık haline getirmiş toplumlar

Önce haysiyetlerini,

Sonra hürriyetlerini,

Sonra da istikballerini kaybetmeye mahkumdurlar diyor.

Bize cuk oturur.

Bu söz bir toplum,

Bir şirket,

Bir aile ve bir birey için de geçerlidir.’’

Duygularına yansıyan idealizm ve heyecan ile orta ölçekli bir işletme sahibinin yazdıkları bunlar.

Başlangıç noktasının ve sorunlarımızın kökünde dünyanın neresinde olursa olsun herhangi bir kurumun sürdürülebilir olması için anlatılması ve içtenlikle sahiplenilmesi gereken temel sevk ve idare ile ilgili prensiplerin olduğunu anlatmış oldu.

Bu paylaşımdan ilham alıp hayal etmeye başladım.

Cumhurbaşkanı, Başbakan, tüm parti liderleri, Belediye Başkanları, Sendika Başkanları, işveren dernekleri, Bakanlar ve Milletvekilleri bir nevi bir kurucu meclis ruhu ile bir araya gelse ve yapısal sorunları çözecek bir reform programı üzerinde mutabık kaldıklarını açıklasalar, ne kadar farklı bir güne uyanmış oluruz diye hayal ettim. 

Hayal ya bu, toplantı sonrasında basının önüne geçip Kıbrıs Türkü’ne hep birlikte siyasetin, toplumun yansıması olduğunu söyleseler; hepimizin öncelikle kendimizi de ilgilendiren konularda uzun vadeli sürdürülebilirliği düşünüp bazı ödünler vermeyi kabul etmemiz gerektiğini sırayla söz alıp anlatsalar.

Toplumsal mutabakat ile ilgili söylenenleri hazmetmeksizin, siyaset kurumunun bu çözümleri toplumdan bağımsız olarak üretmesinin hayalcilik olacağını söyleseler, ne kadar farklı bir başlangıç yapmış oluruz.

Kamuda çalışanlara ve emeklilere ‘’size fazla maaş ve hak veriyormuşuz’’ diyorlar demek yerine kamu kaynaklarının kullanımında tutumlu, verimli ve etkili olmayı sağlamamız gerektiğini dile getirseler.

Kamu harcamalarıyla ilgili üç ana kavramın ne anlama geldiğini, birbirlerini eleştirmek için değil topluma ayna tutmak için yine sırayla söz alıp birlikte anlatsalar.

Tüm bu konuşmaları da televizyon ve radyo kanalları naklen verse.

Tutumluluğun, kamu kaynaklarının israfının önlenmesi, verimliliğin ise eldeki insan gücü ve diğer kaynakların daha azıyla daha fazla ürün/hizmet üretilmesini ve birim maliyetlerin düşürülmesini ifade ettiğini anlatsalar.

Bu üç kavram içerisinde belki de en önemlisinin ve zorunun kamuda etkinlik olması gerektiğini söyleseler. 

Etkin olmak elde edilen çıktıların vatandaşlar için gerçekten gerekli ve faydalı olmasını sağlamak gerektiğini vurgulasalar.

Gerçekten bir değer yaratmayan faaliyetlerin kaynakların boşa harcanması anlamına geleceğini söyleyebilseler.

Kendileriyle başlayarak toplumu bu üç kavram etrafında eleştirmeye değil düşünmeye ve önerilerle katkı yapmaya davet etseler farklı bir başlangıç yapmış olmaz mıyız?

Fazla hayal kurmuş ve rüya görmüş olabilirim.

İstanbul’da neredeyse alışveriş için dışarıya çıkmamız dışında bir aydır evdeyiz.

Belki de maruz kaldığımız tecridin etkisidir bana bunları hayal ettiren ve yazdıran.

Şaka bir yana böyle bir yaklaşım ile başlangıç yapmak bu hükümetin elinde değil mi?

Böyle bir çağrı yapılsa bu da mı siyaset ve rol çalmak diye etiketlenir?

İddialaşma değil tüm siyasi partileri ve toplumu partiler üstü söylemler etrafında toplayan ve kucaklayan bir yaklaşım şart.

Başbakan yangın yerine dönen ekonomiyi fırsat bilip bu siyaset üstü kavramlar ve yaklaşım üzerine ‘’ileride hangi parti ya da lider iktidarda olursa olsun’’ diyerek toplumsal bir mutabakat sağlanması için çağrı yapamaz mı?

Rum’un Ulusal Konseyi var. Bizimkinin adını da ‘’Varoluş Konseyi’’ koysak yeridir.

Şimdi bunları düşünmez, söylemez, sorgulamaz ve talep etmezsek ne zaman söyleyeceğiz?

Tamam biliyoruz küçük ama inatçı, varlığı olup ağırlığı tüy misali olan ve kendince kurnaz olduğunu düşünen bireylerden oluşan bir toplumuz ama yolun da sonundayız be arkadaşlar.

Şimdi farklı başlangıç ve farklı yaklaşımları hayal etmezsek ne zaman hayal edip ekonomik özgürlüğümüz için seferberlik ilan edeceğiz.

Ya bunu yapacağız ya da vilayet olacağız.

Bunu birinin bu netlikte sormasını mı bekliyorsunuz.

Her ikisine de hayır deyip federasyon yapalım kurtulalım diyenler için de haberim var.

Bizdeki üretken, verimli, tutumlu ve kamuda etkin olmayan yapıdan Rum da ürküyor.

Kim bilir belki de biraz da bunun için bize makul gelmeyen şeylerde ısrar ediyor ve devleti paylaşmak istemiyor.

Bizim bu halimize bakıp haklı olarak kendini riske atmıyor.

Veya riske atmaktan çekiniyor

Kim müsrif bir kumarbaz ile ortak iş yapmak ister?

İlle de federasyon yoluyla anlaşma diye tutturanların da konuya bu yönüyle bakmalarında fayda yok mu?

Barışın önündeki engellerden biri de bu değil mi?

banner

Yorumlar

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.